|
YAZARCA Ey Okuyucu, bu kitap sana ulaştığına göre artık uzattığım eli tutmuşsun demektir. Yazdıklarım seninle beni aynı yerde buluşturuyorsa artık seninle kol kola yürüyebilir ve yeni bir şarkıya başlayabiliriz. İletişim mesaj ve metinlerin kurucusu, yaratıcısı sahibi olan kişidir. (Mutlu,1995) Yazarın hayatı ve kişiliği hakkında bilgi sahibi olmak eserleri aydınlatmak açısından ek ipuçları verir. Çünkü yazarın kişiliği ile eserleri arasında sıkı bir bağ vardır. İyi bir eleştirici, şaheserler arasında kendi ruhunun serüvenlerini anlatır. Nesnel sanat olmadığı gibi nesnel eleştiride yoktur. Eserine kendisinden başka bir şey koymakla övünenler çok aldatıcı bir kuruntunun kurbanlarıdır. Gerçek şu ki insan hiçbir zaman kendinin dışına çıkamaz. En büyük belalarımızdan biridir bu. Göğü, yeri bir dakika için olsun, bir sineğin düzeylere ayrılmış gözleriyle görebilmek ve doğayı bir orangutanın kaba ve basit beyniyle algılayabilmek için neler vermezdik. Ama bizim için imkan yoktur buna. Tiresi as gibi hem erkek olmak hem de kadın olmuş olmayı hatırlamak bize vergi değil. Sürekli hapishanede gibi kendi benliğimizin içine kapatılmışız. Eleştirici açıkça şöyle söylemelidir: Efendiler size Shakespeare, Pascal veya Goethe ile ilgili olarak kendimden söz edeceğim. Anatole FRANCE Yani yazılan, aslında yazarın biraz da kendisidir. Yazmanın amacı birisinin okuması olduğuna göre yazar okurla iletişim kurmak ve kendi düşün dünyasını başkalarının da bilmesini istemektedir. Ancak bu bildirme isteği bazen yazarın ismiyle birlikte olduğu gibi bazen de söyleyenin değil de sadece söylenenlerin bilinmesi olarak ortaya çıkar. Konuşacağım sırada, kimliği bulunmayan bir sesin benden epey önce söze başlamış olduğunu fark edivermek ne hoş olurdu: o zaman sözcükleri bağlamak, cümleyi sürdürmek, kendisini, sanki bir an için, askıda tutarak bana işaret vermişçesine yarattığı boşlukların arasına, hiç kimsenin fazlaca dikkatini çekmeksizin yerleşivermek yeterdi bana. Böylece, başlangıç olmayacaktı; ve söylemin kendisinden kaynaklandığı kişi olacak yerde, onun uzayıp gidişinin rastlantısallığında, zayıf bir boşluk, olası eriyişindeki bitiş noktası olacaktım. Foucault yukarıdaki sözüyle de belirlediği üzere yazılarda anonimliği kullanmayı yeğler. Bunun nedeninin de söyle açıklar “Söylediklerimin henüz hiç tanınmamış olduğu için, dinlenme şansına sahip olduğu bir zamana özlem duyuyorum. O zamanlar okurla buluşacağım noktalar önceden belirlenmiştir. Yazar adlarıyla oyunu(eseri) basitleştiriyoruz biz.” Hatta Foucault biraz daha ileri giderek imzasız bir yıl bile önerir sadece anonim yazıların yayınlanacağı. Bu şekilde olduğu takdirde metin özgürleşecek ve yazara bağımlı olmaktan ayrı bir hal alacaktır. “What is an author” isimli makalesinde söylem kavramını yazarın statüsü sorunu çerçevesinde tartışır. Samuel Beckett ise kimin konuştuğunun ne önemi var sorusunun etrafında gezinir. Yazarın ismi belirli bir söylem olma tarzını karakterize etmeye yarar. Söylemde bir yazar isminin olması, “ bu şu kişi tarafından yazılmıştır” ya da şu kişi onun yazarıdır denilebilmesi bu söylemin akıp giden sıradan bir konuşma olmadığını, anında tüketilebilecek bir şey olmadığını gösterir. Yazarın adı bile eseri katogorilendirmek için yeterli olabilmektedir. Foucault yazarın tükenmez bir anlamlandırma dünyası ve sonsuz zenginlik ve cömertliğiyle bize emanet ettiği yapıta yaşam veren “ yaratıcı” olduğu görüşüne katılmaz. Yazarın diğer tüm insanlardan çok farklı olduğunu, yazar konuşmaya başlar başlamaz anlamların çoğalmaya başladığını, sonsuz olarak çiçeklendiğini düşünmeye alışmışızdır. Oysa gerçek bunun tam tersidir. Yazar bir yapıtı oluşturan sonsuz bir anlamlandırma kaynağı değildir. Yazar yapıttan önce gelmez; o, sınırları, dışlamaları ve seçimleri kısacası kurgunun özgür oluşumunu, ayrışmasını ve yeniden açığa çıkışını, özgür manipilasyonunu, özgür dolaşımını engelleyen bir işlev ilkesidir. Yazar ideolojik bir üründür. Bazense yasa koyucu. Foucault’nun bakış açısıyla baktığımızda yazar, okuruna en büyük ihaneti yapmaktadır. Dünyanın bütün kavramlarını karanlık içine bırakıp sadece bir bölümünü aydınlatıp dikkatleri üzerine çeker. Orda olup yazdıklarımı okuduğuna, beni anladığına, anlaştığımıza inandığım sen. Varsın di mi? Ordasın? Beni okurken suratın nasıldır, ellerini oynatır mısın yazdıklarıma şaşırırken? Ya mimiklerin?Sen de merak ediyor musun beni, Yazarken neler düşünmüş olabileceğimi, yüzümün yazarken ki halini. Peki nedir ikimizi bu denli yakınlaştıran ve aramızda görünmez bir bağ kuran. Hayatımın en gizli yerlerini paylaştığım sen kimsin?Nedir sonuna kadar beyin kıvrımlarını açmama sebep. İşte tam burada insan niçin yazar sorusuna cevap aramak gerekiyor. Jorge luis Borges; “Yazmaktan vazgeçemem. Ben acil bir soruna, bir iç gerekliliğe cevap vermek için yazıyorum der. Isaac Asimov ise “Hangi nedenle nefes alıyorsam o nedenle yazıyorum, çünkü eğer bunu yapmazsam ölürüm.” Micheal Tournier ise “bazıları şöyle diyecektir, çünkü; bu ruhsal dengem için gerekli bir şey ve yayınlamam gerekmese bile yazarım. Bense şöyle diyeceğim; okunmak için. Kendimi satışa sunulmak için imal edilmiş bu nesneyi, yani kitabı biçimlendiren, evinde çalışan bir zanaatçı olarak görüyorum.” Graham Greene “Zorunluluktan. Bir çıban çıktıysa sıkarım” şeklinde yaklaşır. Salih Bolat ise “yazarın kültürlenme sürecini okurla paylaşma isteğinden dolayı yazdığını belirtmektedir. OKURCA Duygusal Etki Kuramı Sanat eserlerinin çok çeşitli etkileri olduğuna kuşku yok. Bir eser okuru ahlak anlayışı bakımından, dinsel yönden ya da politik inançlar yönünden vb. etkileyebilir; ama Richards’ın kuramı bu yan etkileri hesaba katmaz sanatı açıklarken onun yerine sanatın sanat olarak yaptığı etkiyi sanatın tanımına temel yapar. Sanatı yaptığı esas işe göre tanımlamaktır bu. Bugün edebiyatın (sanatın) işlevi nedir? Bilgi vermek, ahlak bakımından eğitmek, zevk vermek vs. Edebiyat biraz da söz konusu işleve zevk verme, estetik duygu ve heyecan uyandırma gibi adlar verilir. Sanat eserini biz çoğu zaman zevk verdiği için okuruz. Okuduğumuz eser ise bizde başka etkiler meydana getirebilir. Ancak bunlar sanatın sanat olarak yaptığı etkiler değildir, zevk için okunanların yan etkileridir. Estetik tutumun en çok dikkat çeken tarafı çıkar gözetmemezlik, yani faydacı tutumdan tamamen uzakta kalması olmuştur. Bir sanat eserini sırf ondan aldığımız tad için okumuyorsak, işe başka hesaplar karışıyorsa tutumumuz estetik değildir. Bir yayıncının eserin ne kadar satacağını düşünerek okumasıyla bir okurun sadece keyif almak için okuması bir değildir. Alımlama Estetiği Alımlama Estetiği okura yeni bir gözle bakar ve ona önemli bir rol tanır; duygu üzerinde değil alımlama üzerinde durur. Bu kurama göre bir edebiyat yapıtının anlamı metnin içerisinde hazır bir şekilde bulunmaz, metindeki bazı ipuçlarına göre okur tarafından yavaş yavaş kurulur. Anlam metinde oluşmuş ve bütünleşmiş bir biçimde yatmaz, yalnızca saklı olarak vardır ve ancak okur tarafından alımlandığı süreç içerisinde somutlaşır bütünleşir. Öyleyse iki kutbu vardır yazınsal metnin: yazarın yarattığı metin ve okurun yaptığı somutlama. Bu metinle okur arasındaki alışverişten doğan bir olay. Metinle okur arasında nasıl bir ilişki kuruluyor ki sonuçta metnin anlamı doğuyor, eser gerçekleşiyor, tamamlanıyor. Okur yaratma edimine nasıl katılıyor? Alımlama Estetiğine göre yazar metinde her şeyi söyleyemez ve ister istemez bir takım yerlerin doldurulması okura düşer. Yazarın okura bıraktığı bu boşluklara “boş alan”veya “belirsizlikler” diyoruz. Bunlar basit zor soyut somut bir çok şekilde olabilir. Basit bir örnekle “Yürürken gece vitrinleri seyrediyordu” diye bir cümle okusak, vitrinlerin aydınlatılmış olduğunu düşünürüz. Gerçi yazar bunu söylememiştir ama biz boşluğu dolduruveriririz. Böylece metnin yazılmasına esasen bütünleşmesine katkıda bulunuruz. Ancak burada şöyle bir sorun vardır, yazarın söylemek istediği ancak yazamadığı şeyle mi doldurur okur? Okurun kendi çabasıyla anlamı bütünlemesi ve keşfetmesi bir çeşit estetik zevk sağlar ona. Onun için eğer yazar okura her şeyi hazır verirse okura yapacak bir şey kalmaz ve okur böyle bir metin karşısında sıkılabilir. Bunun terside doğrudur. Yani metne anlam vermek imkansızlaşırsa okur umutsuzluğa kapılır ve metni elinden bırakır. Bazen de yazar okuyucusuyla bir oyun oynayarak, okuyucusunun bulabileceği anlamları bile bile gizler. Bu okur ile yazar arasındaki zevkli bir iletişim kurmadır. Yazar olarak olarak kendimi aradan çekip, okuyucumu anlattığım şeylerle baş başa bırakıyorum. Görüyorum ki okuyucum zekidir. Baş başa kaldığı şeyleri benim izahıma gerek duymadan anlamayabilmektedir. Orhan KEMAL Aklımıza şöyle bir şey gelebilir. Alımlama estetiği, metni okur biçimlendireceğine ve son anlamını vereceğine göre ne kadar okur varsa o kadar da yorum vardır mı demek istiyor? Eserin tek yorumu olduğunu kabul etmiyor ama buna karşılık yorumlamanın keyfi olabileceğine de yanaşmıyor. Çünkü okuyucunun hareket alanı ancak yazarın verdikleri kadar olacaktır. KAYNAKÇA Berna Moran, Edebiyat Kuramları ve Eleştiri, Cem Yayınevi, 7. Baskı Ali UTKU, Yazı Oyunundaki Ölü Adam, Doğu Batı Dergisi, Sayı 4 Celal İNAL, Salih Polat’la “Duygusal Düşünceler” Üzerine Röportaj, (internet) Umberto ECO, Yorum Aşırı Yorum, Can Yayınları 2. Basım, 1997
| anasayfa
| sayfa başı |
geri |
|