• - Hayatımdan hatırladıklarım… 4

1971 yılının kış aylarında en büyüğümüz Memnune ablam kendisi gibi öğretmen olan teyzemizin oğlu ve Ilıca Yavuz Selim Öğretmen Okulundan mezun Faruk Yiğit ile nişanlamıştı, aynı yaz apar topar köyde düğünleri de yapıldı. Düğün dediğime bakmayın, gelini bulunduğu evden alıp damadın bulunduğu eve götürme merasimi. Bu düğünden aklımda kalan şeylerden biri, eniştemiz Faruk abimin bizim köye geldiğinde kendisine yapılan enişte işkencesidir. Dedem tandır için odun lazım diyerek kuru ve irice bir ardıç kütüğünü kırmasını istemişti, baltayla bu kütüğü parçalamaya çalışan Faruk abimin epeyce sıkıntı çektiğini hatırlıyorum. Bir diğeri ise güya benimle şakalaşmak isterken elindeki acı yeşil biberi bütün suratıma sürdüğü, suratımın kızarıp şiştiği, komşulardan buldukları yoğurtla bütün suratımı kaplayıp acıyı dindirmeye çalıştıkları eşek şakasıdır. Bugün hala ardıç kütüğünün acısını benden çıkardığına inanıyorum. Ve son olarak unutamadığım bir olay, başı ve yüzü kırmızı bir duvakla tamamen kapatılmış gelin kıyafetleri içindeki ablamın, yularını benim çektiğim beyaz bir atın üzerinde bizim köyden aynı vadide yukarıda bulunan eniştemizin köyü, Çamlıyamaç köyüne götürülmesidir. Bunu yapmayı ben mi istemiştim, yoksa adet mi böyleydi hatırlamıyorum, ama oraya vardıktan sonra herkes gelenle gidenle kendi işiyle meşgulken benimle hiç kimsenin ilgilenmemesi ve nihayetinde akşama doğru tek başıma yürüyerek geri bizim köye dönüşümü hiç unutmuyorum.

Hayat devam ediyordu, ve annem kalan dört çocuğuyla birlikte mücadelesini sürdürmek zorundaydı. Öğretmen olan büyük ablam Memnune apar topar evlenip gittiği için bize bir faydası olamazdı. Evlendikten sonra bir kaç ay yardım etmeye çalışmıştı, sonra yapamadı.

Ben GAMPOO’da ortaokul 2. sınıfa, Mukime de Şair Nefi Ortaokulu 3. sınıfa başlamıştı. Şair Nefi Ortaokulunun kantini için özellikle kadın işletmeci arandığını öğrenince evdekilere de söyledi, yaparız, yapamayız, elalem ne der, nasıl olur tartışmaları sürerken kendisi gidip okul müdürüyle konuşuyor, bizim ihtiyacımız var, burayı bize verin diye ısrar ediyor, müdür önce dikkate almıyor ama ısrar edince peki anneni çağır gelsin diyor. Annem yöneticilerle görüşmeye gitti ve görüşme sonunda kantini işletmeye karar verdi. Çok büyük bir fırsattı ama bizim hiç birimizin bu konuda tecrübesi olmadığı gibi bir kantin nasıl işletilir, ne yapılır, ne gerekir, hiçbir fikrimiz yoktu. Sermayemiz de yoktu, Gürcükapı semtinde bulunan ve kantin malzemeleri satan bir kaç toptancı dolaştık, takside bağlarız, bir şekilde hallederiz dediler, başladık, bize çok büyük katkısı oldu. İçine düştüğümüz çaresizlikten çıkmamızı sağladı. Her gün akşam çoğunlukla bakır 5 kuruş ve 10 kuruşlardan ve biraz da alüminyum renginde 25 kuruşlardan oluşan hasılatı torbayla eve getirip sayıp, hesap yapıp, alacağı vereceği ayarlayıp, ödemeleri yapıp ertesi güne hazırlanmak kolay değildi. Malzeme alımlarını ve ödeme işlerini genellikle Mukime ve ben yapardık, aldığımız malzemeleri elimizde, sırtımızda, kışın kızakla çekerek, bazen de at arabasına yükleyerek kantine götürürdük. Ne yazık ki bu işimiz kısa sürecekti. Senenin sonunda birileri okul yönetimine yanaşıp kantini elimizden aldılar, yönetim basitçe bize kusura bakmayın başkasına vereceğiz dedi. Bu da benim için önemli bir deneyim olmuştu, hiçbir şeyin garantisi yoktu, adamı olan işi kotarıyordu, bizim adamımız yoktu, ve bizi de adamdan saymıyorlardı. Hayırlısı diyerek boşalttık.

Şair Nefi Ortaokulunun kantinini işletirken annemin ve diğer kardeşlerimin unutulmaz hatıraları mutlaka olmuştur. Diğer bir çok şeyin dışında benim unutamadığım şeylerden biri ise her gün Çifte Minarelerin karşısında kaleye doğru giden bir sokakta bulunan simit fırınından aldığım simit ve pastaları okula taşıma işidir. Basit gibi görünse de yaşıma göre oldukça ağır, zor bir işti. Fırından sıcak simit ve pastaları siyah sacdan yapılmış dikdörtgen bir tepsiyle alıyordum, bu tepsiyi kucağımda taşımam mümkün değildi, başımın üzerine yerleştiriyorlardı, oradan çıkıp okula kadar hiç durmadan yürümem gerekiyordu, tek başıma tepsiyi indirmem tekrar geriye başımın üstüne koymam imkansızdı, bu nedenle durup dinlenmeden, yürüyüşe ara vermeden okula kadar gidiyordum. O kantini işlettiğimiz süre içinde her gün, yağmurda çamurda özellikle de kışın karlı buzlu yollarda, yürüdükçe ağırlaşan simit tepsisini dökmeden, simitleri ziyan etmeden taşıdım. Acı veren ama unutulmaz bir deneyimdi.

Ortaokul yıllarımda okul dışında kalan bütün zamanlarda dışarıda çalışıyordum. Yazın bazen köye gidiyor, kalan zamanlarda ve Şubat tatillerinde yevmiyeli işlerde çalışma fırsatım oluyordu, eve çok yakın küçük bir lokantada çalışmaya başlamıştım, bulaşıkçılık ve gerekli hallerde de komilik yapıyordum, yevmiyem 5 liraydı, yemek vaktine denk gelirse orada yemek de yiyordum. Okul dönemlerinde ise ya simit satıyordum, ya sımışka (ayçiçeği çekirdeği), toptancıdan biraz kavrulmuş sımışka aldıktan sonra bir çay bardağını ölçü olarak kullanıp çocuklara satarak para kazanmaya çalışıyordum. Birazını da kendim yememe rağmen zarar etmiyordum. O zaman adı Yapı Sanat Okulu olan Kongre Binasındaki sinema günlerinde de sakız satmaya devam ediyordum. Cumhuriyet Caddesindeki sürekli açık bir işkembecide bir hafta kadar gece bulaşıkçılık yaptım, Kasımpaşa semtinde Habib Baba türbesinin arkasındaki bir lokantada komilik yaptım, bu lokantada çalışırken başıma gelen ve yine beni çok etkileyen unutamadığım bir anımı anlatmam lazım. Bir gün öğle servisi tamamlanıp yoğunluk azaldıktan sonra biz çalışanlar da sırayla yemeğimizi yemek üzere hazırlanmıştık, sırası gelen mutfaktan aşçının verdiği tabağı alıyor bir köşede yiyordu, genellikle sulu sebzeli yemek ne kaldıysa onu verirlerdi, kaldıysa yanında biraz da pilav veriliyordu, aşçı bana da bir tabak hazırlayıp verdi, dolaptan bir tane de hoşaf al dedi, ben de gidip buzdolabının üzerine dizili hoşaf kaselerinden bir tane aldım ve dipte bir masaya oturup yemeye başladım, lokantanın sahibi hoşaf aldığımı görmüş biraz sonra yanıma geldi, ulan sen şeker kaç para biliyor musun diye bağırdı, lokma boğazımda kaldı, yediğime yiyeceğime bin pişman olmuştum. Kalktım, ver benim alacağımı ben ayrılıyorum dedim, herkes şaşırmıştı, paramı aldım ve ayrıldım. Bu olayı hiç unutamadım, bu tecrübeden sonra diğer işlerimde hep temkinli davranmaya çalıştım, hayatım boyunca çalıştığım yerlerde çok cömert, çalışanlarını seven sayan patronlarım da oldu bunun gibi aç gözlü, tamahkar, gaddar patronlarım da, ama artık şaşırmıyordum.

O günlerde genellikle Kilise Kapı civarından olmak üzere boya sandığı sırtımda dolaşıp ayakkabı boyacılığı yapıyordum, duruma göre 25 kuruş, 50 kuruş ücret alıyordum, basit bir iş değildi, iyi boya ve iyi cila kullanmak gerekiyordu, genellikle tozlu, çamurlu, ıslak olan ayakkabıların önce iyice temizlenmesi sonra boya sürülmesi gerekiyordu, her ayakkabıya her boyayı süremezdin, renk bozulursa müşteri para vermez bir de fırça atardı, genelde siyah ve kahverengi boya ve beyaz renkli badem yağı olurdu, diğer renklerden boya almak için param yetmezdi, bazı ayakkabılar ise ya ıslak ya da derisi çok yıprandığı için ne yaparsan yap parlamazdı. O zamanlar Erzurum'da faytonlar çok yaygındı, ulaşımın sağlandığı yegane araçlardı, taksi tek tük vardı, genellikle eski model Amerikan arabalarıydı, ama pahalıydı. Bu faytonlarda yolcuların oturduğu bölümün üzerini kapatacak şekilde deriden körüklü bir bölüm vardı, bazen fayton sahipleri çok kirlenen bu bölümü boyatırlardı, birkaç saat süren yorucu bir işti ama parası da ona göre olurdu.

Yine bir yaz günü Kilise Kapı civarında ayakkabı boyacılığı yaparken bir lokantanın camında komi aranıyor yazısını görmüştüm, iki katlı bir binanın üst katında, içkili bir lokantaydı, Çoruh Lokantası, yukarı çıktım, ben çalışmak istiyorum dedim, iyi başla dediler, yevmiye 5 lira, masaları temizleyeceksin, garsonlara yardım edeceksin diye işi tarif ettiler. Başladım, sabah gidiyorum gece yarısına kadar çalışıyorum, özellikle akşam saatlerinden sonra işler yoğunlaşıyor, müşteriler içki içmeye geliyor. Bazen müşteriler masalarına bir şey götürdüğümde bana 10 kuruş, 25 kuruş para veriyorlar, ben de usulü bilmediğim için bu paraları cebime atıyorum. Ara sıra patronun oğlu da geliyor, benim yaşlarımda biri, kasada oturuyor, sağa sola ve bana laf söylüyor, sorun etmiyorum, çalışmaya devam ediyorum. Bir akşam, kalabalık müşteri var, masalar dolu, patronun oğlu da gelmiş, ben de Erzurum ağzıyla söylemek gerekirse ortada fırfırik gibi dolanıyorum, masadan masaya koşup duruyorum, müşterinin birinin dikkatini çekmiş, beni çağırdı, bana 2,5 lira verdi, metal iri 2,5'luk, o zamana göre büyük para, yevmiyemin yarısı, ben de aldım cebime koydum, döndüm, şef garson uzaktan bana bakıyor, eliyle işaret ederek çağırdı, yanına gittim, beni kenara çekti, bana okkalı bir tokat attı, "ulan sen kim oluyorsun da müşteriden bahşiş alıyorsun ver bakayım o parayı" dedi, mecburen verdim, paradan olmanın yanı sıra moralim de çok bozulmuştu. Bir süre daha orada çalıştıktan sonra ayrıldım, yine seyyar işlere devam ettim, neyse yaz bitti, okul başladı, sınıfa girdiğimde ne görsem beğenirsiniz, meğer o lokantanın patronunun oğlu da aynı sınıftaymış, o tokadı yeniden yemiş gibi olmuştum ama yapacak bir şey yoktu.

GAMPO'ya devam ederken unutamadığım bir diğer olay ise cebimdeki son 10 kuruşla okul kantininden aldığım sakızın içinden çıkan küçük kartonda "1 adet top kazandınız" yazısını gördüğüm andı. Kantine fazla gidemezdim, param olmazdı, o gün kapısının önünde biraz dolaştıktan sonra kendime engel olamayıp girmiştim. Tezgahta dizili şeylere bakarken üzerinde irice hediyeli yazan bir sakız gördüm, param da ona yetiyordu zaten, aldım. Sakızın paketini açtım, içinden çıkan ve kazandığımı yazan kartta bir açıklama ve adres, açıklamada ise kartı buraya gönderin topu gönderelim mealinde bir yazı vardı, içimden her halde üçkağıttır kim bana top gönderecek demiştim ama yine de kartı verilen adrese göndermiştim. Bir süre sonra eve postayla bir paket geldi. Bir kağıda sarılmış halde havası indirilmiş beyaz renkte meşin (deri) futbol topu, çok büyük bir sürpriz olmuştu, çok sevinmiştim, ayağımda ayakkabı yoktu ama meşin topum olmuştu, hemen bir bisiklet tamircisine gidip topa hava bastırdım, evimizin bulunduğu sokakta kimsenin bırakın meşin topu naylon topu bile yoktu. Bu top beni ve sokağımızdaki akranlarımı bir süre mutlu etmeye yetmişti.

Bir yandan yapabildiğimiz her işte çalışırken diğer yandan etrafımızdakilerin yarattığı rahatsızlığı göğüslemek üzere dik durmaya gayret ediyorduk. Babasız, yetim çocuklardık, hatta köydeki söylentiye göre babam dedemden önce öldüğü için dede mahrumuyduk, yani dedemin köyde sahip olduğu ev ve arazilerden bize bir şey verilmeyecekti, adet böyle diyorlardı, neyse ki ortada kavgasını yapacak fazla bir şey yoktu ama bu vurguyu yapmaktan geri durmuyorlardı. Üç beş parça araziden elde ettikleri gelirle kendileri zar zor geçinen dedemler, 1971 yılında amcamın Almanya'ya işçi olarak gitmesiyle biraz rahatlamışlardı. Babamın kız kardeşi yoktu, kendisinden küçük bir tane amcamız vardı, Veli Özden. Babamın dayısının çocukları da küçük yaşta öksüz kalmışlar, dedemlerin himayesinde büyümüşlerdi ve aileden sayılıyorlardı, çocukluğundan beri dedem ve babamın sahip çıktığı, köyde yetim Ahmet diye çağrılan Ahmet Özden ve küçük bir kız çocuğuyken Erzurum'da bir aileye verilen (bu şekilde verilen çocuklara besleme denilirdi) daha sonra Erzurum'un ova köylerinden birinden Ziyaettin Temtek adında biriyle evlendirilen ve bizim de Erzurum'a ilk geldiğimiz yıllarda tanıştığımız Saadet Halam. Anne tarafından biri üvey ikisi öz üç teyzemiz vardı, Çamlıyamaç köyünde yaşayan Gülhanım ezem, Zennure ezem ve Zarife ezem, biri üvey biri öz iki de dayımız vardı, bizim köyde yaşayan Fevzi dayım (Bedir) ve Erzurum'da yaşayan öz dayımız Mehmet Araz. Diğer akrabalar kendilerini ancak geçindirebilecek durumdaydılar ama Mehmet dayım varlıklı biriydi, Erzurum'da ticaretle ve siyasetle uğraşırdı, Adalet Partisinden sürekli il genel meclisi üyesi seçilirdi, Kilise Kapıda küçük bir oteli, Kavak Kapıya doğru giderken Hayvan Hastanesinin arka cephesinin tam karşısında bahçe içinde iki katlı bir evleri, aynı bahçede evlerinin yan tarafında kiraya verdikleri iki odalı başka bir ev, ön tarafta bir dükkanları vardı. İşte bu dayım ben ilkokul son sınıftayken bana 2,5 lira para vermekten kaçınmıştı.