• - Hayatımdan hatırladıklarım… 5

Bu kadar yakını, iyi kötü varlığa da sahip akrabaları olan bizlerin babamdan sonra neden bu kadar sıkıntı çektiğimizi, önümüze sürekli engeller çıkarıldığını, bazılarının bırakın destek olmayı her fırsatta köstek olduklarını çok sonra anlamıştım. Akrabalarımız, köylülerimiz ve içinde yaşadığımız çevrenin insanları belirli bir kültürün etkisinde yetişmiş, ve bu kültürle varlıklarını sürdüren insanlardı. Onlara göre kendilerinden farklı olan zararlıydı, ya onlar gibi olacaktınız ve dedikleri gibi yaşayacaktınız ya da ne haliniz varsa görecektiniz, bu kadar basitti.

Onlara göre babam gibiler farklıydı, Köy Enstitüsü mezunu aydın bir memur olarak çalışma hayatında her yanlışa itiraz etmiş, bunun mücadelesini vermiş, hep sıkıntı çekmiş biriydi. Oruç tutan, Cuma namazlarına giden ama aynı zamanda Cumhuriyet gazetesi, Akbaba dergisi okuyan, şiir yazan, mandolin, cümbüş çalan, rakı içen biriydi. Köy çevresi tarafından bunlara bir şekilde müsamaha gösterilebilirdi ama kız çocuklarını okutmak kabul edilemezdi. Annem de farklıydı, babamdan sonra genç ve dul bir kadın olarak hemen yeniden evlenmesi, belki de köye dönüp kalabalığa karışması beklenirken o dul bir kadın olarak kız çocuklarını okutmaya devam etmiş, bunun için her türlü zorluğu göğüslemeye karar vermiş biri olarak düzene karşı geliyordu, o zaman hakettiğini çekmeliydi. Çevremizde bulunanlardan yine Köy Enstitüsü mezunu olup öğretmenlik yapan annemin akrabası bir kişi, Canip Gönültaş ve babamın arkadaşı PTT’de memurluk yapan bir kişi, Nedim Doğan dışında köydekilerin ve şehirdekilerin tamamı, erkek çocuklarını ya okutuyorlar ya da bir işe girsin çalışsın diye çabalıyorlardı ama kız çocuklarını ilkokuldan sonra okutmuyorlar müstakbel ev kadınları olarak evlerinde tutuyorlardı. Biz ise babamın başlattığı ve ölmeden önce hasta yatağındayken anneme söz verdirip sürdürülen durum nedeniyle alışılmışın dışında bir iş yapıyorduk. Babam yaşarken de fısıltı halinde konuşulan bu konu şimdi yüksek sesle dile getiriliyordu. Onlara göre madem evin erkeği ölüp gitmişti, geride kalanların da herkes gibi onların kabul ettikleri düzene uymaları gerekiyordu.

O dönem çevremizde etkili olan sosyal ve kültürel yapıyı biraz daha iyi anlayabilmek için babamı kaybettiğimiz yıldan başlayarak geçen sürede bazı akrabalarımızın köyden kente doğru hareketlerini ve yaptıkları işleri de biraz anlatmam lazım. Böylece akrabalarımızın o dönemdeki durumları ve tavırlarının nedeni biraz daha netleşmiş olur.
- Gülhanım ezem ve kocası Hakkı dayım Çamlıyamaç köyünde yaşıyorlardı, rençperlik, yaylacılık yaparlardı, üç oğulları bir kızları vardı, kızları Ağgül eze okutulmamış köyde ev kadını olmuştu, oğulları Murat, Seyfeddin ve Şerafeddin, üçü de yurt dışına çalışmaya gittiler, bunlar da kız çocuklarını okutmadılar.
- Bizim köyde yaşayan Fevzi dayım rençperdi, bir kaç defa evlenmiş biriydi, ilk karısından bir kızı vardı, Saliha eze, okutulmamıştı, ikinci karısından bir kızı vardı, Çeşminaz eze, o da okutulmamıştı köyde ev kadınıydı, oğulları Nazmi Erzurum'd aönce Mehmet dayımın otelinde çalıştı sonra PTT'de posta dağıtıcısı oldu, diğeri Remzi marangozdu, Erzurum'da küçük bir atölyesi vardı, her ikisi de kızlarını okutmadı, üçüncü karısından olan oğulları Dursun Ali, Mehmet Ali, Üzeyir, İskender okusunlar diye uğraşıldı, lise ve üniversite bitirenler oldu, kızları Aliye ise okutulmadı.
- Çamlıyamaç köyünde yaşayan Zennure ezemin kocası Paşa dayım çiftçiydi, köyden topladığı kuru yaş meyve sebzeyi at eşek sırtında diğer ilçelere köylere götürür satar ya da yağ peynir, buğday ne bulursa takas yapardı, büyük oğlu Osman, Mehmet dayımın otelinde çalışırdı, ailesi köydeydi, kendisi otelde kalırdı, sonra Almanya'ya gitti, kızı Fadime okutulmamıştı, bizim köyden Yusuf Çevik ile evlendirilmiş bir ev kadınıydı, ortanca oğlu Faruk Ilıca da öğretmen okulundaydı, küçük oğlu Hikmet lisede okumaya Erzuruma gelmişti, küçük kızı Hacer de okutulmamıştı aynı köyden Mustafa ile evlendirildi, ev kadınıydı.
- Çamlıyamaç köyünde yaşayan Zarife ezemin kocası Zihni dayım köyde çiftçilik ve gurbetçilik yapardı, büyük oğulları Nimet Erzurum'da İmam Hatip ve Yüksek İslam Enstitüsünde okudu, ortanca oğulları Ali İzmir'de Ziraat Fakültesi okudu, mühendis oldu, küçük oğlu Fariz lise okudu, İzmir Buca Eğitim Enstitüsünü yarıda bıraktı, kızları Aynur ve İlknur ise okutulmadı, Aynur ev kadını oldu, İlknur ise Bursa'da büyük mücadelelerden sonra ticarete atılıp kendi işini kurabilen nadir akrabalarımızdan biriydi.
- Erzurum'da yaşayan Mehmet dayımın büyük oğlu Zakir tıp okudu, doktor oldu, küçük oğlu Ahmet lise okudu, ticaretle uğraştı ama kızları Badem, Ayşe ve Fatma okutulmadı, üçü de ev kadını oldu.
- Erzurum'da yaşayan annemin amcasının oğlu Mustafa Araz'ın, dört kız kardeşi köyde ev kadınıydı, kendisi marangozdu, Erzurum’da atölyesi vardı, babamın amcasının kızı Fadime ablayla evliydi, oğulları Ömer, Osman, Hasan ve Akın'ın okumaları için çaba gösterildi ama kızları Serap okutulmadı.
- Babamın amcası Hüseyin dedem de bir kaç evlenmiş biriydi, önceki eşlerinden olan kız çocukları Yaşar bibim köyde ev kadınıydı, son eşinden olan kızları Fadime, Menduha, Firdevs ve Suna okutulmamıştı, tek oğlu İsmail ise lise okudu, polis oldu.

Bu durumun hakim olduğu bir çevrede kendisi de ilkokul mezunu bir ev kadını olan annemin çocuklarını okutabilmek için verdiği mücadele takdire şayandır. Annemin akrabalardan manevi destek dışında fazla bir beklentisi olmamıştı, zaten bazılarının imkanı yoktu, bazılarıysa imkanları olduğu halde çok sıkıştığımız bir kaç sefer talebimizi geri çevirmişlerdi. Mesele sadece maddi destek değildi, bazen moral verici bir konuşma, bir ziyaret maddi destekten bile önemli oluyordu.

Hiç unutamadığım bir hatıram yaşadığımız maddi sıkıntının boyutunu ve bize etkisini çok iyi anlatıyor. Bir kış günü Mukime ve Menşure ablamla birlikte Kilise Kapıda eve doğru yürüyoruz. Hava çok soğuk, yerler karlı ve buzlu. O zamanlar şehir de bolca bulunan at arabaları ve faytonlar sıra sıra dizilmişler, iş bekliyorlar, yolun kenarında yerde atların bıraktığı dışkı öbekleri duruyor, bunların içinde de sindirilmeden atılmış arpa taneleri var ve serçeler ürkek bir şekilde gelip dışkının içinden bu arpa tanelerini topluyorlar. O an için serçelerin arpa tanelerini toplayıp karınlarını doyurmaları bana kolay bir şey gibi gelmişti, içimden keşke ben de bir serçe olsaydım, karnımı kolayca doyururdum dedim, meğer bunu içimden dememişim, sesli söylemişim. Bu sözler hepimizi çok etkilemişti.

Orta ikinci sınıfın yazıydı galiba, nedenini tam hatırlamıyorum, annem Alipaşa Mahallesindeki evden çıkıp Muratpaşa Mahallesinde bir eve taşınma kararı verdi, burası ev demeye bin şahit isteyen ahırdan bozma bir yerdi. Dar bir girişten sonra altta karanlık, penceresiz depo ya da kömürlük olarak kullanılabilecek bir boşluk, buranın üstünde tahta bir merdivenle çıkılan bir seki ve bir odası olan evdi. Kısa bir süre sonra burada yaşamamızın mümkün olmadığı ortaya çıktı. Muratpaşa’daki evle ilgili hatırladığım bir olay da tam da o günlerde amcamın Almanya'ya gitmek üzere bize gelip veda etmesidir, hem sevinçli hem endişeli halini hala hatırlıyorum.

Kilise Kapıda Hacı Yaşar adındaki ev sahibine ait başka bir eve taşınmaya karar verilmişti. Bu ev mevcut evimizden biraz daha iyi sayılırdı, Kongre Caddesinin üzerinde, dayımın evine daha yakın, ana yoldan bir kapıyla Hacı Yaşarın kendisinin de evinin bulunduğu bir bahçeye giriliyordu, oldukça dar bir bahçenin sağ tarafında bulunan dört adet evin ilkinde bir berber, ikincisinde bir kaynakçı oturuyordu, üçüncü evi biz kiralamıştık, dördüncü evde bizim köyden bir aile vardı. Sol tarafta Hacı Yaşarın kendi oturduğu ev, yanında başka bir ailenin oturduğu ikinci bir ev bulunuyordu. Taşınma sebeplerinden biri bu evin kirasının muhtemelen diğerinden daha az olması olabilir. Bu saydıklarıma ev dediğime bakmayın, hepsi bir iki odalı eski, toprak yapılardı, mesela bizim kiraladığımız ev şöyleydi, bahçeden tahta bir kapıyla 4-5 metrekarelik bir yere giriliyordu, tuvalet buradaydı, buranın sol tarafında küçük bir oda, sağ tarafında altta bir bodrum oluşturmak üzere iki-üç basamak tahta merdivenle çıkılan bir oda, bu odanın tahta tabanının altında ise yakacak veya diğer eşyaların konulabileceği ayakta zor durulabilen bir bodrum, hepsi bu. Bu arada yavaş yavaş Mehmet dayımın evine yaklaşıyor gibiydik, dayım her gün evinden işine giderken ve dönerken bizim yeni kiraladığımız bu evin önünden geçecekti. Orada oturduğumuz süre içinde geçerken kaç kere bize uğradı, ben hatırlamıyorum. Taşındığımız ev iyi değildi ama ev sahibimiz Hacı Yaşar amca mükemmel bir insandı. Hem kendi hem eşi ve çocukları bize çok iyi davranıyorlardı. O evde oturduğumuz süre içinde bize hiç bir sorun çıkarmadılar hep yardımcı oldular, minnetle yad ediyorum.

Ev değiştirdikçe babam sağken sahip olduğumuz eşyalar da gittikçe azalıyordu, taşındığımız her yeni ev ya çok küçük ya da rutubetli olduğu için eşyaları azaltmak ve nemden etkilenip bozulan çürüyen eşyaları atmak gerekiyordu, fakat bizim eşya düşünecek halimiz yoktu, geçim derdindeydik, gerçek anlamda bir hayatta kalma mücadelesi veriyorduk. İçinde bulunduğumuz durumdan en fazla etkilenen kişi muhtemelen en küçüğümüz Mitat olabilir, çünkü ben dahil büyükler üzerimize yüklenen ya da yıkılan sorumluluk nedeniyle hem mücadele ediyor hem de bir şekilde zorluklara direnç geliştiriyorduk ama Mitat hem yaşından hem de en küçüğümüz olmasından dolayı hepimizin biraz korumaya çalıştığı ve belki de biz nasılsak o da öyledir diyerek biraz ihmal ettiğimiz kişiydi, ne yazık ki bu durum sonraki yıllarda onun okul ve iş hayatını çok etkiledi.

Bu evde otururken örgü makinasında bir şeyler örüp satmak dışında yaptığımız diğer bir iş kese kağıdı işiydi. O zamanlar plastik poşet yoktu, kağıttan yapılan torbalar ve örgü fileler vardı, fabrikasyon kese kağıdı hem azdı hem de pahalıydı, bu nedenle bir çok bakkal el yapımı kese kağıdı torba kullanıyordu, bunlar da genellikle gazete kağıdından yapılıyordu, kağıdı katladıktan sonra tabanlarını yapıştırmak için hamur kullanılıyordu, bu hamuru düzgün kullanmak gerekiyordu, bazı uyanıklar bol miktarda hamur kullanıp ağırlığı artırmaya çalıştıkları için alıcılar bu konuda dikkatliydi. Çevredeki bir kaç bakkal ile konuşup kağıt torba işine başladık, hiç olmazsa kağıdı bedavaya getirmek için gazete topluyorduk, sonra bunları genellikle bir kiloluk torbalar haline getiriyorduk. Fena bir iş değildi.

Okumayı çok seviyordum, bulduğum her gazeteyi, kitabı okuyordum, arkadaşlardan ödünç aldığım, değiş tokuş yaptığımız o zamanlar çok yaygın olan Tommiks, Teksas, Zagor kitaplarını keyifle bir çırpıda okurdum, kese kağıdı için topladığımız gazeteleri de ilanlarına kadar okurdum, o yıllarda gazeteler radyo dışındaki tek bilgi kaynağıydı, içlerinde foto romanından falına lüzumlu lüzumsuz her derde deva her şey olurdu, etraftan kullanılmış bir sonraki yıla ait ders kitapları toplar, okur, okula neredeyse tüm derslere hazırlanmış olarak giderdim, sınıfta dersi iyi dinlerdim, evde ders çalışmayı ancak işlerden vakit kalırsa yapardım. Okuma alışkanlığımın sonraki yıllarda bana çok yararı oldu, öğrendiğim her yeni bilgi, bana, bir işi başka birisi yapmışsa ben de yapabilirim, nasıl yapılacağını bilmiyorsam öğrenebilirim, şimdi yapamazsam daha sonra yine denerim alışkanlığını ve yeteneğini kazandırdı. Havuz Başında bulunan Halk Eğitim Merkezindeki kütüphane benim uğrak yerlerimden biriydi, her fırsatta giderdim, oturur kitap, ansiklopedi ne varsa okurdum, ödünç kitap alır okumak üzere eve getirirdim.