• - Hayatımdan hatırladıklarım… 6

Ortaokuldan 1973 yılının Haziran ayında mezun oldum. Gazetelerde askeri okulların ilanları oluyordu, bir gün bunlardan birine rastlamıştım, İzmir'de bulunan Hava Lisesi giriş imtihanının ilanıydı, gidebilir miyim, girebilir miyim diye düşünmeye başladım, zor işti, nasıl gidecektim, daha önce Erzurum dışına çıkmamıştım, gitsem bile nerede kalacaktım, ne yiyip ne içecektim, hepsi sorundu, annem de çok istiyor ama heveslenmeyeyim diye olumlu konuşamıyordu, kapı önünde sohbet ederken bunu komşularla paylaşmış, komşulardan berber olan Şahmettin amcanın karısı bizim İzmir'de akrabalarımız var, onlara gitsin, yardımcı olurlar demiş, annem de olur mu olmaz mı derken akşam bana söyledi ve sınava gitmeme karar verildi. Başvuruyu yaptım, bir süre sonra cevap geldi, sınavın detayları var, şu saatte şurada sınav olacak vs. Elde avuçta ne varsa hesap kitap yapıldı, otobüs bileti alındı ve ben tek başıma İzmire doğru yola çıktım, ilk defa 0302 Mercedes otobüsle şehirler arası yolculuk yapıyordum. Otobüs ilerledikçe yolun sağında solunda yeni yerleri görmenin heyecanını yaşıyordum, gittikçe değişen doğa, inilen çıkılan dağlar, otobüsün içi başka bir alem, dışı başka bir alem. Bir kaç kere mola yerlerinde koşa koşa tuvalete gidip otobüsü kaçırırım korkusuyla apar topar işimi görüp koşa koşa otobüse dönmenin heyecanını yaşadıktan sonra duruma alışmaya başlamıştım, yaklaşık yirmi dört saat süren bir yolculuktan sonra sabah saatlerinde İzmire vardık, Basmane denilen yerde otobüsten indim, bana verilen tarif üzerine sora sora elimde çanta yürüyerek Efes Otelini buldum, komşumuzun akrabası otelin altında bulunan THY ofisinde çalışıyordu, ürkek bir halde içeri girdim, benim kılığıma halime bakıp biraz şaşıran ön taraftaki görevlilere çekingen bir halde falanca bey burada mı diye sordum, içeriden birine seslendiler, adını ne yazık ki hatırlayamadığım o güzel insan geldi, bana hoş geldin, seni bekliyordum dedi, mesai bitene kadar buralarda oyalan, sonra beraber eve gideriz olur mu dedi. Elimdeki küçük çantayı orada bırakıp, ben etrafta dolaşayım akşam şu saate burada olurum diyerek oradan ayrıldım. Basmane Efes Oteli arasını yürüdüğüm için buraları kendime referans alarak etrafta dolaşmaya başladım, bir süre sonra İzmir Enternasyonal Fuarı tabelası ve giriş kapısını gördüm, içeri girdim, dolaşmaya başladım, bir yerden tost alıp yedim, ilk defa böyle bir şey yiyordum, bir tane daha aldım, sonra ileriden gelen acayip gürültüye doğru gittim, go kart yazan bir yer ve vızır vızır dolaşan küçük arabaları gördüm, bir süre seyrettim, insanlar bu küçük arabalara biniyorlar ve güzergah içinde kullanıyorlardı, arıza olursa veya kenardaki bir şeylere çarpan olursa görevliler müdahale ediyor, arabayı düzeltiyorlardı, sonra sürmeye devam ediliyordu. Çok hoşuma gitmişti, rüyada gibiydim, filmlerde gördüğüm bazı şeyleri burada görüyordum, acaba ben de yapabilir miyim diye uzun süre kenarda bekledim ve seyrettim, sonra bir cesaretle gidip ücreti yatırdım ve sıraya girdim. Görevlinin yardımı ve tarifiyle aracı kullanmaya başladım, bir kaç tökezlemeden, çarpmadan sonra işi kaptım ve orada o ana kadar geçen hayatımın en zevkli dakikalarını yaşadım, tarifi imkansız bir olaydı.

Akşama kadar fuar alanında dolaşıp belirlenen saate yakın yeniden Efes Otelin altındaki yere gittim, komşumuzun akrabası beni aldı, belediye otobüsüne bindik ve Bayraklı semtinin tepelerinde bulunan evlerine gittik. Akşam saatlerinde bu evden aşağıdaki ışıl ışıl İzmir ve körfez manzarasını seyretmek bir başka mucize gibiydi. Sabah yine otobüsle benim Gaziemirde bulunan Hava Lisesine gidebileceğim durağa geldik, o işine gitti, ben de otobüse bindim, Hava Lisesinin nizamiyesine yakın bir durakta indim, etrafta benim gibi sınava gelen bir sürü çocuk ve aileler vardı. Nizamiyeden evrakları kontrol ederek sadece öğrencileri içeri alıyorlardı, içeri girdikten sonra verilen talimatlara göre sınav yerine götürüldük, gördüğüm her şey, ama her şey benim için yeni, ilk defa gördüğüm şeylerdi, şaşkın şaşkın etrafa bakıyordum. Bir yandan şaşkınlık bir yandan garip bir mutluluk yaşıyordum. Bizi önce yazılı sınavın yapıldığı salona aldılar, bu sınavı geçenleri spor testine alacaklarını söylediler, sınav bana göre zor değildi, soruları hızlıca cevapladım. Yazılı sınavdan sonra bir saat içinde spor testine gireceğimiz söylendi, bizi spor salonuna aldılar, kısa bir koşu ve minder hareketleri yaptırdılar, hepsinde iyiydim, sonrasında, öğleden sonra sağlık muayenesi ve mülakat yapılacağını söylediler, öğleden sonra bizi sırayla bir odaya aldılar, odada üç kişinin oturduğu bir masa vardı, masasın önünde duruyor soruları cevaplıyorduk, her şeyin iyi gittiğini sandığım bir anda oturanlardan biri yanındakilere bunun ön dişi kırık ve morarmış dedi, kendi aralarında bir şeyler konuştular, bana tamam, çıkabilirsin dediler, bir süre sonra kazananların listesi asıldı, ben yoktum. Bütün hevesim yerle bir olmuştu. Biraz ağladım, sonra nizamiyeden çıkıp otobüse bindim ve komşunun akrabasının iş yerine döndüm, durumu anlattım, yapacak bir şey yoktu, izin alıp benimle geldi, dönüş için otobüs bileti aldık, otobüse binip yine bir 24 saat ama bu sefer pek de zevkli geçmeyen bir yolculukla Erzuruma geri döndüm. Asker olma, subay olma, pilot olma hayallerim böylece suya düşmüştü, ama hayata kaldığımız yerden devam etmek zorundaydık.

İzmir'den döndükten sonra önceki işlerime devam etmeye başlamıştım, o gün ne olursa, satacak örgü varsa onu, yoksa boya sandığını alıp işe çıkıyordum, duruma göre hareket ediyordum, bir ara köye de gittim. Babamdan sonra köye gidişlerimiz dedemlerin yanında vakit geçirmekten çok köyden kışlık bir şeyler getirebilme çabasıydı. Annemin babasından kalan bir kaç parça yer vardı, toplasan 200-300 m2, çünkü büyük bölümünü öz dayımız kendi üzerine yazdırmıştı, buna babalarının evi, ahırı, mereği, büyük tarlalar bahçeler dahildi, bacılara da işe yaramaz ne varsa onlar kalmıştı, annem dışında kimse açıkça itiraz edemiyordu, arkadan konuşmak dedikodusunu yapmak doğal olarak durumu değiştirmiyordu, dayımın bize karşı olumsuz tutumun da annemin itirazının da etkisi vardı. Annemin bu bir kaç parça yerinde dutlardan ne çıkarsa pekmez, dut kurusu, pestil yapılır bunlardan bize düşeni Erzuruma getirirdik. Düşeni diyorum, çünkü eğer yer bakılsın sulansın diye başkasına verilmişse zaten çıkan ürünün yarısını alırdınız, dedemlere ait yerlerden çıkan ürünlerle beraber işlendiyse artık gönüllerinden ne koparsa razı olurduk, en ufak bir itirazda istiyorsanız gelip kendiniz bakın deniliyordu.

Köydeyken zaman zaman babamın amcası Hüseyin dedemin son eşinden olan oğlu İsmail ile beraber ormana oduna giderdik, İsmail benden beş yaş büyüktü ama iyi anlaşırdık, bana yardımcı olurdu. Annesi Gülizar abla da şeker gibi bir kadındı, bize karşı hiç bir kötü hareketini veya sözünü hatırlamıyorum, her zaman iyi davranmıştır. Oduna gittiğimiz günlerde sabah çok erken kalkar, eşeğimizi hazırlar, bir mendil içine konulmuş bir ekmek ve bir parça peynirden oluşan azığımızı alır, yola koyulurduk. Duruma göre köyün etrafındaki dağlarda bulunan Godik, Galos ya da Odunlu denilen yerlere giderdik. Yürüyerek bir saatten fazla yol gittikten sonra beğendiğimiz bir bölgeye gider eşekleri bir ağaca ya da çalıya bağlar, orada odunumuzu hazırlamaya başlardık. İsmail'in kendisi büyük ağaçları parçalayıp mertekler yapabiliyordu, ben ise genellikle yerdeki kurumuş dal ve odun parçalarını toplayarak yükü tamamlamaya çalışırdım. Bu arada bir kulağımız sürekli diğer oduncuların balta seslerinde ve orman bakımcısında olurdu, o zamanlar orman bakımcıları vardı, köylerde yaşar, at üzerinde ormanları dolaşır, yakaladıkları kişilerin baltalarına iplerine el koyarlardı, yaş ağaç kesmek kesinlikle yasaktı, kurumuş dallara fazla bir şey demiyorlardı. Bazı köylüler tahta yapmak veya ev inşaatlarında kullanmak üzere yaş çamları önce keser, hazırlar, daha sonraki günlerde fırsat buldukça ormana giderek onları köye indirirlerdi, bakımcıyla köşe kapmaca oynanırdı ya da söylentiye göre bakımcının gönlü hoş tutulurdu, mesela o gün ya bilinçli olarak ormana gitmezmiş ya da farklı bir bölgeye gidermiş, aslında aynı derede bulunan ve ormanları yaylaları aynı olan bizim köyde ve üstteki Çamlıyamaç köyünde ticaret için orman ürünü kesilmezdi, hepsi köylünün kendi kullanımı, ihtiyacı içindi, fakat bilinçsizce yapılan bu işlerin ormana zarar verdiğini herkes biliyordu.

Biz de kışa hazırlık olsun diye bir miktar kırılmış odun veya kozalak hazırlayıp köyden Erzuruma getirmeye çalışıyorduk ama yasak olduğu için kamyonlar taşımak istemiyordu, bir kaç kere bunları kamyonun kasasında meyve sepetlerinin altına gizleyerek sorunu çözmeye çalışmıştık, bir seferinde ise ani bir yağıştan sonra gelen selin taşıdığı odun parçalarını toplayıp iyice kuruduktan sonra çamurlarını temizleyerek torbalara koyduk ve getirdik, yolda kontrol olursa kamyon sahibinin başı derde gireceği için bunu bir daha yapamadık.

Bu sel olayını da anlatmam lazım. Köyün bulunduğu vadideki dere yazın hem yukarıdaki köy hem de bizim köy tarafından sulama suyu alındığı için neredeyse kuru, kışın biraz su akan bir dereydi, ama zaman zaman gelen sel yüzünden dere yatağı kenardaki arazileri de içine alarak oldukça genişlemişti, selin getirdiği taş ve toprak derenin kenarlarına birikir bir kısmı ise aşağıya Denizbaşına kadar gider oradaki arazilere ve yollara zarar verirdi. Eskilerin anlattığına göre bu sel olayı bir kaç senede bir tekrar edermiş, doğal olarak ormanlara ve meralara verilen zarar nedeniyle her sene şiddeti biraz daha artıyormuş. Bir gün kısa süren ama şiddetli bir yağış oldu, bizim bulunduğumuz bölgede yağış durmaya başlamışken uzaktan şiddetli bir uğultu duyuldu, meğer her iki köyün yaylalarına, ormanlarına da yağan şiddetli yağmur yine bir sele neden olmuş, duyulan ses de onun sesiymiş, biz merak edip dereye doğru gitmeye başladık, ses gittikçe çoğalıyordu, hem korkuyorduk hem de daha çok merak ediyorduk, annemin bir kaç parça yerinin olduğu Yarındibi denilen yere geldiğimizde derenin yukarısından sanki bir dağ üzerimize geliyormuş gibi bir manzarayla karşılaştık, yağmurdan sonra biriken ve akışa geçen su ormanda ne varsa önüne katmış sağa sola vura vura geliyordu, kocaman taşlar ve tomruklar kibrit çöpü gibi havalardaydı, biz hemen biraz geriye doğru kaçtık, sel hızla gelip geçti, birazı Yarındibi denilen yere dolmuştu, bahçeyi harap etmişti, aynı şekilde yine derenin kenarında bulunan ve Aşağı Çay dediğimiz yerdeki bahçeye de dolduğunu ve perişan ettiğini anladık, burası bir daha eski haline gelmedi. Yolunun üzerindeki bir çok bahçeyi harap eden bu selin getirdiği tomrukları toplamak için hayatını tehlikeye atanlar bile vardı, biz ise sonradan çamurların içinden küçük odun parçalarını toplamaya çalışmıştık.

Yazın belirli zamanlarda dedem ve ninem Pun denilen yaylaya çıkarlar, oradaki tarlalarda ot biçerlerdi, dedem kuruyan otları horum yaparak daha sonra köye getirip hayvanlara yedirmek üzere bize ait dama koyardı, dedemlerin bir adet ineği ve bir adet eşeği mutlaka olurdu, aslında köydeki herkesin en az bir ineği ve eşeği olmak zorundaydı, başka türlü yaşamlarını sürdüremezlerdi. Dedemlerin eşeği beyaz renkte, Pamuk adında, oldukça yaşlı ve inatçı bir eşekti. Onunla odun için ormana ve ot için yaylaya giderken epey maceramız olmuştu. Yayladaki otların biçilmeye hazır hale geldiği dönem yaylaya çıkılır biçme ve toplama işi bitene kadar orada kalınırdı, yaylaya çıkılan ilk gün bir kaç tane kilim, ya da cecim denilen örtü, gerekli erzağın bir kısmı, demlik, çaydanlık, tencere, maşrapa, bardak gibi eşyalar götürülürdü, bir kişi akşama doğru ertesi sabah gerekli şeyleri getirmek üzere köye dönerdi, bu dönüşlerde eşeğe genellikle semerinin bir tarafına iki diğer tarafına iki olmak üzere dört horum ot yüklenirdi. Akşam üzeri köye dönen ve ertesi günü tekrar yaylaya çıkan kişi genellikle evin çocuklarından biri olurdu, köyde ise ya gelinlerden biri ya da kızlardan biri ekmek pişirmek, ineği sağmak, bağa bahçeye bakmak gibi işler için nöbetçi kalırdı. Benim köyde olduğum dönemlerde köyde kalan kişi eğer kendisi köydeyse annem değilse amcamın karısı Mercan abla olurdu, yaylacılığı ise daha önce amcam yapmış, bir kaç sene de ben yaptım, sonraki yıllar zaten durumlar değişti, yayla işi de sonra erdi. Sabah erkenden kalkıp hazırlanan erzağı eşeğe yükleyip, Aşağı Mahalle denilen yere kadar gidip, oradan sağ tarafta Pun yaylasına çıkan dar, dik patikalardan yürüyerek bir saatten fazla süren bir yolculukla yaylaya varırdım, dağa doğru tırmandıkça önümde benden önce yola çıkanları arkamda benden sonra yola çıkanları görürdüm. Bu patikalar oldukça tehlikeliydi, zaman zaman iki tarafı oldukça derin uçurum olan yerlerden geçerdik, yolun yarısına yakın bir yerde Gelin Köprüsü denilen bir yer vardı, adı köprü ama iki üç tane ağacın yan yana konularak karşıya uzatılmasıyla yapılmış bir şeydi, altı uçurumdu, adı da buradan düşüp ölen bir gelin alayından geliyordu, özellikle akşam ot yüklü eşekle bu yollardan inip sağ salim köye dönmek benim için başlı başına bir maceraydı. Bu yolu kullanarak yaylaya vardığımız bölgede sağda bir tane kuyu denilen yer vardı, bu kuyu yaylanın aşağı ucundaki tek su kaynağıydı, üzeri bir kaç parça ağaç ve toprakla örtülmüş bu kuyu kayaların içinde bir oyuktu aslında, kayalardan damlayan suların birikmesiyle ufak bir göl oluşur, oradan maşrapalarla su alınıp bidonlara doldurulur ve damlara taşınırdı. Pun yaylasına gitmenin diğer bir yolu ise Orta Mahalleye varmadan Gables Dere denilen yerden yukarı dağa doğru gidip oradaki patikadan tırmanarak yaylaya ulaşmaktı. Bu yolun yaylaya yakın bölümünde bir pınar vardı, yaylanın diğer ucundaki tek su kaynağı da bu pınardı. Zaman zaman bu yolu da kullanırdık.

Yine bir gün köyden yaylaya gitmek üzere hazırlanırken aynı mahalleden hem de akrabamız olan ve damları da bizim Pun yaylasındaki dama çok yakın olan Necip amcanın karısı elinde bir torba yoğurtla bize geldi ve yaylaya götürmemi istedi. Bir iki kilo ağırlığında bir süzme yoğurt torbasıydı, torbayı eşeğin semerinin bir kaşına astım, yaylaya çıktım, onların damı yol üstünde bizimkinden önceydi, Necip amcanın küçük kardeşi Mustafa ve birkaç kişi daha damın önündeydiler, Mustafa benden çok daha yaşlı biriydi, torbayı verdim, gel otur biraz dinlen dediler, damın önünde hemen torbayı açtılar, biraz yoğurt alıp bir tasın içinde ayran yapmaya başladılar, ben ayranı bekliyor demesinler diye artık gideyim, sağ olun ayran içmeyeceğim diyerek ayrılmak istedim, Mustafa zaten sana vermeyecektik demez mi, çok bozulmuştum, ve o aileye asla yakışmayan ve cehaletin, çiğliğin, kabalığın bir göstergesi olan bu sözü hiç unutmadım, garip bir şekilde bu kişiyle sonraki yıllarda hiç karşılaşmadım, hep bir gün karşılaşıp sözünü hatırlatmak istemişimdir.

Yaylacılık yaptığım günlerden hatırladığım bir diğer olay ise yaylada tarlalar arasında gezerken küçük beyaz bir tavşan yavrusu bulduktan sonra nenemin ısrarla günahtır, bırak hayvanı, annesi onu bulur demesine rağmen, yavruyu alıp köye getirmemdir. Köyde zavallı tavşan yavrusuna elimden geldiği ya da bildiğim kadar bakmaya çalışıyordum, çok sevimliydi, uzun kulakları, yumuşacık tüyleri, sürekli hareket halinde burnuyla sevmemek imkansızdı, bir kaç gün sonra yayladan döndüğüm bir akşam yerinde yeller estiğini görünce feleğim şaştı, etraftaki kedileri dikkate almamış onu kapalı bir yere koymamıştım, öylece gitti, ninemin sözünü dinlemediğime, onu köye getirdiğime bin pişman olmuştum ama artık çok geçti.