• - Hayatımdan hatırladıklarım… 7

1973 yılının güz mevsimi gelmişti, liseye başlayacaktım, ama hangi liseye? Etraftaki herkes mutlaka Erzurum Lisesine kaydettirin diyordu, üniversite okuyacaksam Erzurum Lisesine gitmeliydim, ama o günlerde üniversite bir hayal gibiydi geçim ön plandaydı, beni sınırlayan en önemli şey ise evin sorumluluğunun bende olması düşüncesiydi, sadece kendimi düşünemezdim, herhangi bir adım atarken herkesi düşünmeliydim, bu aslında çok ağır bir yüktü, ama etrafta bu yükü devredecek kimse yoktu, annemle beraber evden çıktık, elimizde evraklarla beraber liseye kayıt olmak üzere yürüyoruz, Yapı Sanatın köşeye kadar geldik, durdum, sağımda Yapı Sanat Lisesi, biraz aşağıda Endüstri Meslek Lisesi karşımızda mezun olduğum ortaokul GAMPO, üçünün arasında büyük bir boş bir arazi vardı, burada biraz dolaştık, hepsine biraz baktıktan sonra anne dedim benim bir an önce bir meslek sahibi olmam lazım, inşaat, bina işleri, bunlar bana göre değil, gel aşağıdaki okula gidelim kayıt yaptıralım, annem de bir şey diyemedi, Endüstri Meslek Lisesine doğru gittik, burada aslında iki okul varmış, birisi Endüstri Meslek Lisesi, diğeri Makina Teknik Lisesi, ikincisine sınavla giriliyormuş, diğerinin ağaç işleri, metal işleri, motor ve elektrik bölümleri varmış, bunların bir kısmı ise şimdiden dolmuş, geriye kalanlardan hangisini istiyorsun dediler, niye bilmiyorum, metal işleri dedim, ve kayıt işi tamamlandı. Kısmette varsa üniversiteye buradan da giderim, kısmette yoksa zaten yapacak bir şey yok demiştim.

1969 yılının yaz ortasındaki büyük çöküşümüzden itibaren dört koca yıl geçmişti, hayal edilmesi bile çok zor olan günlerimiz olmuştu, bu süre içinde ilk günlerdeki nasıl olur, olamaz, bu başımıza neden geldi, neden başkalarına değil de bize oldu isyanlarından yavaş yavaş kabullenme aşamasına geçmiş gibiydik, ama kimseye minnetimiz yoktu, varsa giyiniyor, yiyor, yoksa buluncaya, alıncaya kadar bekliyorduk, okuldan işten dönerken soğuktan buz kesen elimizi ayağımızı evde yine soğuk suyla yıkayarak biraz canlandırdıktan sonra evin sadece bir odasında yakabildiğimiz sobada ısınmaya çalışmanın zorluğunu ancak yaşayanlar bilebilir, girişte bulunan tuvalet kış aylarında buz tutar, suları donardı, insanın çişini yapması bile bir zulüm haline gelirdi. Yemeğimizi soba yanan odada yiyor, orada yatıyor, yaşıyorduk, banyo yapmak, el yüz yıkamak, diş fırçalamak, saç taramak gibi şeyleri yapabilmek için özel bir mücadele vermemiz gerekiyordu. İçinde olduğumuz bu durumun kısa sürede değişeceğine dair bir işaret de henüz yoktu. Bir süre daha aynı zorlukları yaşayacağımız belliydi. Ancak biz ayakta kaldıkça, okullarımıza devam ettikçe, hayatımızı bir şekilde sürdürdükçe takdir edenler olduğu gibi özellikle en yakın çevremizden birilerinin endişe ve huzursuzluğu bir türlü yok olmuyordu. Hep mesafeli, bizi beğenmeyen, sürekli eleştiren, laf üreten, sanki kendileri ağanın soyundan biz de maraba takımındaymışız gibi davranmaları garipti ve aslında kendileri için de iyi değildi. Sonuçta akrabanı seçemiyorsun, sorduklarında falancanın filancasıyız demek zorundaydılar. Bu tutumlarının nedenini önceleri uzun bir süre hiç anlamamıştım, sonraki yıllarda taşlar yerine oturmaya başladı, en önemli sebeb bizim pes etmeden hem çalışmamız hem de okullarımıza devam etmemizdi, kimseye yük olmuyorduk, kimseden bir şey istemiyorduk, istediğimiz zaman da vermiyorlardı zaten, ama muhtemelen bunların durumu daha da bozulabilir mi, bizim başımıza mı kalırlar, sıkıntı mı yaratırlar korkusunu atamadıkları için böyle davranıyorlardı ya da zaten kötü insanlardı. Her neyse annemin ve ablalarımın kabul edemediği, çok kırıldığı benim de önceleri çok ağırıma giden bu davranışları, sonraki günlerde umursamamayı, görmezden gelmeyi denemeye başladım, faydası da oldu.

Benim liseye başladığım 1973 yılının sonbaharında, Menşure ablam yatılı okuduğu dört yıllık Nenehatun Öğretmen Okulu son sınıfa, Mukime gündüzlü okuduğu aynı okulda ikinci sınıfa, Mitat ise ortaokul ikinci sınıfa devam edecekti. Dört tane öğrencinin, forması, elbisesi, ayakkabısı, kitabı, defteri ve okuldan istenen diğer şeyleri temin etmenin ne kadar zor olduğunu, nasıl kıvrandığımızı tarif edemem. Önceki yıldan kalan defterlerin boş sayfalarından yapılan defter, bizimle aynı okullara gidenlerden toplanan kullanılmış kitaplar, artık tutulamayacak kadar kısalmış kurşun kalemler, tabanına bir kaç kez pençe yaptırılan ayakkabılar, ama her şey tertemizdi, asla pasaklı, kirli bir şey yoktu.

Okullar açıldı, liseye başlamanın heyecanıyla okuluma gittim, sınıfın da okulun da muhtemelen en küçüğü bendim. Neredeyse her gün yapılan kravat ve saç tıraşı kontrolü dışında fazla bir sorun yoktu, atölyemiz ana binanın yanında oldukça büyük, tek katlı yüksek tavanlı bir binaydı, giriş kapısının sağında asetilen kaynağı ile yapılan dolap masa gibi imalatların bulunduğu bir bölüm, sol tarafında önce elektrik ark kaynağı bölümü, ortada sıcak demirleri döverek şekillendirmek için kullanılan küçük şahmerdanlar, biraz ilerde sıcak metal işleme yapılan ocaklar ve örsler bulunuyordu. Gruplar halinde sırayla bu bölümlerde önce teorik sonra pratik dersler alıyorduk, her gün yeni bir şey öğrenmek zevkliydi, biraz tehlikesi de vardı, dikkat etmezsek kazaya uğramak kaçınılmazdı, dumana maruz kalma, sac ya da metal parçalarının sebep olduğu küçük çizikler, kesikler, ya da ellerimizde aletleri düzgün tutmamaktan kaynaklı pişikler olması, kaynak ışığından gözlerimizin etkilenmesi gibi küçük kazalar oluyordu, kaynaktan etkilenen gözün ilacı patates dilimleriydi, akşam evde iki dilim çiğ patatesi gözlerimizin üstüne koyup bir iki saat öylece tutarsak hiç bir şeyimiz kalmıyordu. Asetilen kaynağı atölyesinden küçük karpit parçaları aşırıp dışarıda konserve tenekelerinin altında üzerine su dökerek gaz bombası yapmak da bayağı eğlenceli oluyordu. Bu arada okulu da tanımaya başlamıştım, Makina Teknik Lisesine geçme şansım olduğunu öğrenmiştim, derslerim zaten iyiydi, yıl sonunda yapılacak atölye sınavını da geçersem ikinci sınıftan itibaren oraya devam edebilecektim. Oranın tek farkı eğitimin dört sene olması, atölye eğitiminin de torna tesviye atölyesinde yapılmasıydı. Kararımı verdim, ve yıl sonunda gerekli aşamaları geçip Teknik Lise kısmına geçtim, mezun olduğumuzda bir de gösterişli ünvanımız olacaktı, Makine Teknisyeni.

Meslek Lisesinde birinci sınıfın sonu oldu, 1974 yılı Haziran ayının sonları, ben yine orada burada çalışmaya devam ederken bir gün akşam evde komşularımızdan Hasan Ustanın Iğdır'da bir köprü yapım işi aldığı, oraya ekip götüreceği söylendi, karısı anneme söylemiş, Hasan Usta kaynakçıydı, eski Verem Savaş Dispanserinin bulunduğu sokakta atölyesi vardı, demir doğrama işleri yapardı, ben de okulda kaynakçılık dersi görmüş biri olarak heveslendim, mesleğimle ilgili bir işte çalışmak cazip gelmişti, gidip kendisiyle görüştüm, önce pek istekli olmadı, bu iş ağır bir iş dedi, sen daha küçüksün, sana göre değil dedi, 14 yaşında cılız bir çocuktum, kaynak ustası değilim ama iyi bir çırak olabilirim dedim, dur hele bir bakalım dedi. Bir kaç gün sonra anneme tamam senin oğlan gelebilir demiş, ufak bir çanta, don atlet, iş pantolonu falan hazırladık, bir sabah ustayla birlikte atölyesine gittik, atölyenin önünde bir kamyon bekliyordu, bir de iki kişi daha, birisi ustanın yeni işe aldığı genç bir kalfa, diğeri de ustanın köyde yaşayan ve bu iş için çağırdığı kayınbiraderi, ikisinin de adlarını maalesef hatırlamıyorum. Atölyeden kaynak makinaları ve diğer malzemeler kamyona yüklendi, usta ve kayınbiraderi kamyonun şoför mahalline ben ve kalfa kamyonun kasasına bindik, yola çıktık. Iğdıra gidiyoruz ama ben Iğdır neresidir, ne kadar uzak, kaç saatte gidilir hiç bilmiyorum, saatler süren ve hiç konforlu olmayan bir yolculukla Iğdıra vardık. Kamyon sırtında yediğimiz rüzgardan suratımız yamulmuş, dudaklarımız çatlamıştı, neyse yemek falan derken işin müteahhidi geldi, ustayla birlikte malzeme kontrolü yapıldı, bazı malzemeler Iğdır'da bir yerden kamyona yüklendi ve yeniden yola çıkıldı, meğer yapılacak köprü Iğdır'da değil Aralık ilçesine giderken Hasanhan civarında yoldan sağa doğru sapıp yaklaşık yarım saat daha gittikten sonra varılan bir yerde, Ağrı Dağının dibinde Karasu nehrinin üzerindeymiş. Şantiyeye vardık, bir tane dört lastik tekerleği olan römork üzeri karavan, yanında bir tane tahta ve naylonlardan yapılmış bir baraka, yığınlar halinde büyük I profilli demirler ve bizi bekleyen bir kişi. Bu kişi şantiyede bekçilik yapan, orada yatıp kalkan yöreden biriydi, tanıştıktan sonra ben kendisini Halo (Xalo) dayı diye çağırmaya başlamıştım, Xalo Kürtçede dayı demekti zaten. Karasu nehrinin üzerine yapılacak bu köprü ile bir kaç köy birbirine bağlanacakmış, iş daha önce başlamış ama gelenler fazla duramamışlar, işi yarım bırakıp gitmişler, bizim ekibin yapacağı iş ise I profilli demirleri dizel motorlu bir vinç şahmerdan karışımı makinayla toprağa çakmak ve bunları birbirine kaynakla birleştirmek, yani demirler ana kayaya erişinceye kadar uç uca birleştirilerek çakılacak. Hasan ustanın planı, kayınbiraderini profil çakma makinasına operatör yapmak, kalfayı kaynak işlerinde, beni de getir götür işlerinde kullanmaktı. Benim bir şey söyleyecek, yorum yapacak durumum yoktu, ama ustanın kayınbiraderi de kaynakçı kalfa da durumdan pek hoşnut olmamışlardı, deli düzün ortasına hiç kimsenin olmadığı bir yere gelmiştik. Neyse karavana yerleştik, yerleştik derken, yerde duran yan yana dört tane şiltenin ayak uçlarına eşyalarımızı koyduk, ne dolap var ne de başka bir şey, akşam olunca asıl sürprizin başka olduğu ortaya çıktı, baş edilmesi mümkün olmayan bir sivrisinek ordusu. Halo dayının tavsiyesiyle etraftan topladığımız tezekleri yakarak sinekleri uzaklaştırmaya, savunma yapmaya çalışıyorduk. Gündüzleri fazla sorun yaratmıyorlardı ama akşamları felaketti.

İşe başladık, profil çakma makinası biraz sorun çıkarıyordu ama ustanın kayınbiraderi işe alışınca mesele halloldu. Çakma işlemi şöyleydi; önce makinanın çelik halatı bir I profilin ucuna bağlanıyor, profil çekiliyor ve dik bir şekilde makinanın kafesine yerleştiriliyor, alttaki I profile kaynakla birleştirdikten sonra makinanın tepesindeki demir ve oldukça ağır çekiç yükseğe kaldırılıp bırakılarak I profilin toprağa çakılması sağlanıyordu. Ben ara sıra kalfaya rica edip kaynak yapmaya çalışıyordum, yaptığım kaynak pek iyi olmuyordu, biraz iş yapıp denemek, deneyim kazanmak gerekiyordu, ona da vakit yoktu. Bir kaç günde bir müteahhidin adamı bize erzak getirip bırakıyor, yapılan işin raporunu alıyordu, kaç tane profil çakıldı, nereye çakıldı gibi bilgiler, meğer usta da bu rakamlara göre para alıyormuş, fakat benim hemen dikkatimi bir şey çekmişti, kaç tane I profili çaktığımızı nasıl bileceklerdi, etrafta bunu sayan kontrol eden biri yoktu, usta müteahhidin adamına o da kontrolöre söylüyordu, kontrolör biz oradayken sadece bir kere gelmişti, sayıyı kontrol etmesi mümkün değildi, ona ne denirse kabul etmek zorundaydı, bu ayağa çakılan demir sayısı neden diğerinden fazla dediğinde cevap ana kaya çok aşağıda çıktı, mecburen çaktık oluyordu. Yani tamamen vicdanlara kalmış bir işti, bunun sebeplerinden biri belki de işi müteahhide yaptıranın bir kamu kurumu, o zamanki YSE olmasıydı. Şimdi düşünüyorum da bana göre kamu o müteahhide köprünün ayaklarına çakılan demirin en az iki katını ödemiştir.