• - Hayatımdan hatırladıklarım… 8

Günler geçiyor, iş yavaş yavaş ilerliyordu, Hasan usta da işi ekibe bırakıp Iğdıra veya Erzuruma gidip gelmeye başlamıştı, böylece ekibin ihtiyaçlarını da getirmiş oluyordu, bir gün bir tane kuzu getirdi, iş bittiğinde bunu kebap yaparız demişti. Halo dayı çay, yemek falan yapıyordu ben de ona yardım etmeye çalışıyordum, pilav yapmayı öğrenmiştim, sohbet ederken kendisinden bana Kürtçe öğretmesini istemiştim, ayak üstü bana dil dersi veriyordu, dünyanın en tatlı insanıydı, bir defter edinmiştim, Kürtçe Türkçe sözlük gibi bir şey yapmıştım, kelimeleri buradan tekrar ediyordum, takıldığım zaman Halo dayıya soruyordum. Yaz mevsimi olduğu için civardaki köylerde kimse yoktu, yazın herkes yaylaya çıkarmış, köylerde bir iki kişi kalırmış, bu nedenle bizim yanımıza da gelen giden olmuyordu. Arada bir koyun sürüleri gelir yanımızdan Karasu nehrini geçer Ağrı Dağına doğru giderlerdi, Halo dayı bunların İran'a gittiğini söylerdi. Bulunduğumuz bölgede Karasu nehrinin suyu temiz ve berrak, içinde pek çok balık ve yörede su iti denilen su samuru dahil pek çok canlıya ev sahipliği yapan bir nehirdi, seyrek de olsa balık tutmaya gelenler olurdu. Bir gün radyodan Kıbrıs Barış Harekatının başladığı haberlerini aldık, kulağımız radyodaydı, hepimiz hem heyecanlı hem de endişeliydik. Her gün merakla haberleri dinlemeye başlamıştık. Bu günlerde Hasan ustanın da şantiyeye geldiği bir akşam karavanın önünde yerde akşam yemeği yerken birden atlarıyla birlikte dört kişi beliriverdi, hepimiz şaşırmıştık, selam verdiler, usta buyur etti, oturdular, biz celebiz, koyun ticareti yapıyoruz, köyleri dolaşıyoruz gibi laflar ediyorlardı, biraz oturdular, çay içtiler ve ayrıldılar. Bu durum Halo dayının pek hoşuna gitmemiş gibiydi ama belli etmek de istemiyordu. Ertesi sabah usta yine şehre gitmek üzere şantiyeden ayrıldı, biz çalışmaya devam ettik, normal bir gündü, akşam yemeğimizi yedik, biraz oturduk uyumak üzere karavana girdik, tezek dumanı, sineklerle mücadele derken bir süre sonra dışarıdan bir bağırtı şamata duyduk, bizim bekçinin ve başka insanların seslerini duyuyorduk, Kürtçe konuşuluyordu, ne oluyor demeye kalmadı birisi karavanın kapısına sertçe vurmaya, kalkın uyanın diye bağırmaya başladı, herkes şaşkındı, karavanın kapısı zaten kilitli değildi, bir kişi içeri daldı, elinde silah dışarı çıkın, çabuk olun diye bağırdı, üstümüze zor bela bir pantolon geçirip dışarı çıktık, dışarıda üç adam daha vardı, ve bunlar bir gün önce şantiyeye gelen bizimle oturup çay içen adamlardı ama bu sefer hepsinin silahları ve göğüslerinde fişeklikleri vardı. Bir filmin içinde gibiydim, hem korkuyordum, hem de dirayetli olmaya çalışıyordum. Halo dayı da dahil hepimizi biraz uzağa nehrin kenarına doğru götürdüler, şantiye arkamızda kalacak şekilde diz çöktürdüler ve ellerimizi arkadan iple bağladılar, sonra da ellerimizi birbirine bağladılar, böylece beni de adamdan sayarsak dört tane adam, elleri arkadan birbirine bağlı diz çökmüş halde yerde beklemeye başladık, hepimiz şoktaydık, içimden tamam buraya kadarmış birazdan bize kurşun sıkacaklar diyordum. Bir süre öyle kaldık, adamların üç beş dakika süren sesleri de kesilmişti, korkudan kımıldayamıyorduk, bir de sinekler vardı tabi, sineklerin saldırısı dayanılmazdı, ellerimiz bağlı olduğu için hiçbir şey yapamıyorduk yüzlerimizi yanımızdakinin omuzuna sürtmeye çalışıyorduk ama nafile, elimiz kolumuz, yüzümüz açık hedefti. Ne kadar geçti tam bilemiyorum, bir süre sonra ustanın kayınbiraderi herhalde gittiler dedi, kendi aramızda ne yapsak kalksak mı acaba derken ellerimizi bağlayan ipleri koparmak için uğraşıyorduk ama koparamadık, bir süre sonra ayağa kalktık, birbirine bağlı dört kişinin aynı anda ayağa kalması da pek kolay olmadı, biraz geride üst üste yığılı duran I profilli demirlere kadar gittik, başta bulunan kalfa demirlerin uç kısımlarındaki keskin kenarlara ipleri sürterek kopardı, sonra onun da yardımıyla biz de aynı şeyi yaptık, nihayet ellerimiz serbestti, en azından sinekler tarafından delik deşik edilen suratlarımızı kaşıyabiliyorduk.

Barakaya doğru yürüdük, kalfa şans eseri cebinde kalan çakmağı çıkarıp yaktı, ortalık dağılmış bir haldeydi, yerdeki kan ve parçalanmış işkembeden kuzuyu kesip götürdüklerini anlamıştık, barakadaki kap kacak, piknik tüpü, erzak ne varsa almışlardı, karavandaki her şeyi de götürmüşlerdi, şiltelerin yüzünü bile söküp almışlardı, sadece üzerimizde olanlarla kalmıştık. Bir süre belki de etrafta bekliyorlardır diye hiçbir şey yapamadık, sonra yavaş yavaş sıra şimdi ne olacak faslına geldi, bekleyelim sabah olsun diyenler oldu, gidip jandarmaya haber verelim diyenler oldu, sonuçta buna karar verildi, en yakın jandarma Hasanhan köyündeydi, bulunduğumuz yere yürüyerek bir saat mesafedeydi ve gecenin bu vaktinde oraya kim gidecekti, etrafı yolu biliyor, ayrıca biri önümüze çıkarsa daha rahat konuşabilir denilerek Halo dayının, yanında da benim gitmeme karar verdiler. İkimizin de itiraz edecek hali yoktu, yola düştük, endişeli ve hızlı bir şekilde yürüyorduk, o vakitte ne olacağını önümüze kimin çıkacağını kestirmek mümkün değildi, uzaktan bir kaç sönük lamba ışığı görünen Hasanhan köyüne vardık, karakolu bulduk, önündeki nöbetçiye uzaktan biz yukarıdan derenin kenarından geliyoruz, bir olay oldu onu bildireceğiz diye seslendik, nöbetçi asker yaklaşın dedi, yaklaştık, olayı anlattık, gidip içeriden bir astsubayı uyandırdı, gelince ona da anlattık, tamam dedi şimdi siz gidin biz sabah birilerini gönderip bakarız dedi, ben biraz şaşırmıştım, daha fazla ilgi bekliyordum, hemen alarm verilecek, adamların peşine düşülecek, bizimle olay yerine gelinecek zannediyordum, öyle olmadı. Çaresiz Halo dayıyla beraber geri dönmeye başladık, bu sefer biraz daha yavaş yürüyorduk, sakinleşmiştik, şantiyeye döndük, oradakilere de durumu anlattık, hava da yavaş yavaş aydınlanmaya başlamıştı, beklemeye başladık, ne yiyecek ne içecek hiçbir şeyimiz yoktu, sabah oldu, ne gelen var ne giden, kimimiz barakada kimimiz yerde otların üzerinde uyuklayıp gecenin yorgunluğunu atmaya çalışıyorduk, nihayet öğlene doğru uzaktan iki asker göründü, geldiler, ellerinde bir torbada bir kaç ekmek biraz peynir getirmişlerdi, etrafı dolaştılar, sizinkilere de haber verildi, biz de ara sıra uğrayacağız diyerek gittiler, akşama doğru bir arabayla usta geldi, biraz ileri geri konuşmadan sonra Halo dayıyı orada bırakıp bizi aldı, Iğdıra getirdi, orada bana bir pantolon bir gömlek satın aldı, üzerimdekileri çıkarıp attık, aldıklarını giyindim, cebime biraz para koydu, sonra bana otobüs bileti aldı ve beni Erzuruma gönderdi, diğerleri orada kalmıştı.

Iğdır maceram da böylece sona ermişti, döndüğümde olayı duyan herkes çok şaşırıyor, yok canım olmaz böyle bir şey diyorlardı, bazıları da şükür canınıza kast etmemişler diyerek teselli ediyorlardı, bir süre sonra usta dönünce jandarmanın bölgeyi sürekli kontrol ettiğini, kalan ekibe yeni eleman ilavesi yapıp işi hızlıca bitirdiklerini anlatmıştı.

Menşure ablam Nenehatun Öğretmen Okulundan mezun olmuştu, il dışında bir üniversiteye gidebilme ihtimali azdı, Erzurumda bir yer için bir şansımı deneyeyim diyerek üniversite sınavına girmişti. Okulların açılmasına yakın bir zamanda, tayini Tortum Sürbahan köyüne çıkmıştı, Bu arada Mukime’nin de halen okuduğu Nenehatun Öğretmen Okulunda kantinin boş olduğunu duymuştuk, daha önce de yaptığımız bir iş olduğu için annem gidip idareyle konuştu, benden büyük üç ablam da o okulun öğrencisi oldukları için idare sıcak bakmış, kantini işletmek üzere anneme verdiler, ancak hem yatılı hem gündüzlü bir kız okulu olduğu için anneme büyük oğlun öğrencilerin ortalıkta olmadığı zamanlarda gelebilir, okula ana girişten giremez, üst katlara çıkamaz, binanın yanındaki girişi kullanın, ortalıkta fazla dolaşmasın demişler, annem de olur demiş. Sanki okulda başka erkek öğretmen ya da memur, hizmetli yokmuş gibi bana yaşımdan dolayı yasak getirmişlerdi. Bu kantin işi bizim için yeni bir fırsattı, bir kere her gün yapılacak düzenli bir işimiz olacaktı, hazırlıklar yapıldı, bir kısmı veresiye olmak üzere malzemeler alındı. Bu arada Menşure ablam öğretmenlik yapmak üzere Sürbahan köyüne gitti. Üniversite sonucu da aynı zamanlarda gelmişti ve Atatürk Üniversitesi İşletme Fakültesini kazandığını öğrendik, hepimiz için harika bir haberdi, ama nasıl olacaktı, öğretmenlik yaparsa maaş alacaktı, eve katkı yapma şansı olacaktı, üniversiteye giderse tam tersi masraflar artacaktı. Kayıt yaptırdı ama sanırım bir süre hem kendisi hem de annem bunun mütalaasını yapmışlardı, nihayet Aralık ayı başında ablam öğretmenlikten istifa edip Erzuruma geri döndü ve okuluna devam etmeye başladı. Bizim köyden ve hatta çevremizden üniversiteye gidebilen ilk kadındı, gurur verici bir şeydi, bu bütün sıkıntılara değerdi.

Ben de artık Endüstri Meslek Lisesine değil Makina Teknik Lisesine gidecektim, ikinci sınıftan başladım, yeni bir sınıf, yeni öğretmenler ve yeni atölye. Bu sefer torna tesviye atölyesinde eğitim alıyorduk, bu atölye girişi ana binanın sağ tarafındaki koridordan, içinde tornalar, frezeler, vargeller, matkaplar, presler bulunan büyükçe bir yerdi. Tekin Bey adında biraz sert bir atölye şefimiz, Süleyman Bey ve Mehmet bey adlarında iki hocamız daha vardı. Tekin Beyle yıllar sonra Ankara'da Ulus Endüstri Meslek Lisesinde müdürlük yaptığı yıllarda yeniden karşılaştık, Mukime'nin kocası Teknik Öğretmen olan eniştem Latif Çiçek orada öğretmenlik yaparken ziyaretine gitmiştim, eniştem de Erzurum'da lisede Tekin Beyin öğrencisiydi, hepimiz için anıları tazeleme fırsatı olmuştu. Bu okulda geçen iki sene boyunca sırasıyla bütün tezgahlarda parça işleyerek yaptığımız çizimlere göre imalatlar yaptık. İlk kullandığımız zaman ürkerek yaklaştığımız bütün makinalara artık sözümüz geçmeye başlamıştı. İkinci sınıftan sonra okulun döner sermaye işletmesi dışarıdan bir iş aldığı için çalışmak isteyenler gelsin demişlerdi, bir ay kadar orada preslerde çalışıp kombinaya atık su ızgaraları yapmıştık.

Okulun ana giriş kapısından girildiğinde sol tarafındaki koridorun hemen başında sağda, küçük bir sahnesi de olan bir salon vardı, burada spor faaliyetleri, hafta sonlarında sinema günleri olurdu, ben bu salonu aktif kullananlardan biriydim, galiba. Bu okuldayken Cumhuriyet Caddesindeki Kapalı Spor Salonunda verilen Tekvando kursuna gitmeye başlamıştım, Sarı kuşak, sonra Yeşil kuşak aldım, devam edemedim, bir ara aynı yerde Judo kursuna da gittim, ona da fazla devam edemedim, okulun atletizm takımına girdim, antrenmanlar güzeldi ama yarışmalar zordu, ayrıca uygun elbise ayakkabı da bulmakta zorlanıyordum, bir seferinde Havuz Başında başlayan Ilıca yolundaki stadyuma kadar gidip, geri tekrar Havuz Başına dönerek tamamlanan bir yarışmaya katılmıştım, aşağı doğru giderken fena değildim, ama dönüş bayağı zorlu olmuştu, yarışı sondan ikinci falan zor bitirmiştim. Buna da fazla devam etmedim. Bir ara yine Cumhuriyet Caddesinin Tebriz Kapıya yakın kısmındaki Arı Sinemasının altında faaliyet gösteren vücut geliştirme salonuna gitmiştim, antrenmanlar sıkıydı, hoşuma gidiyordu, pazu yapacaktım, kaslı bir vücudum olacaktı ama hoca elimize bir beslenme listesi verince bu işin parası olmayanlara göre olmadığı netleşti, orayı da bıraktım. Lise yılları uzun yıllar erişemediğim, yapamadığım şeyleri yaptığım yıllardı. Hafta sonlarındaki sinema filmi gösterimlerin de görevli olarak yer alırdım, ortaokuldayken de ilgimi çeken film makaralarını sarmak, makineye yerleştirmek ve filmi projeksiyon odasından seyretmek başlı başına bir işti, bir gözüm perdede bir gözüm makinada olurdu, bazen film sıkışır, lambanın ışığının yarattığı yüksek sıcaklıkta yanmaya başlar, perdeye yanan filmin görüntüsü yansırdı, salondaki seyirciler anında tepki gösterir, makinist diye bağırmaya başlarlardı, hemen film makarasını çıkarıp özel bir aparatın üzerinde, yanan kısmı kesip, yapıştırıp makineye takmak ve gösteriye devam etmek gerekiyordu. Diğer bir faaliyetim pinpon yani masa tenisiydi, ana girişin üstünde bulunan bir tane masada oynayabilmek için her teneffüs, her öğlen arası sıraya girerdik, biz genellikle okulun raketleri ve topuyla oynardık, bazı arkadaşların kendilerine ait özel ve kaliteli raketleri, topları olurdu, tek veya çift maçlar yapardık.