Atatürk Üniversitesi / 15 Temmuz 1981 / Yüksek Mühendis Diploması
Lise ikinci sınıfa başlayacağım günlere yakın bir tarihte yine bir ev taşıma işi gündeme geldi. Bu sefer dayımın evine yaklaşmakla kalmayıp onun oturduğu evin bahçesinde bulunan ve daha önce de kiraya verdiği eve taşınacaktık. Kendileri Gez Mahallesinde yeni yapılan Kuşkay binasındaki yeni evlerine taşınacaklarmış, boşaltacakları eve diğer dayımın büyük oğlu Nazmi dayım taşınmayı düşünüyormuş, yan tarafı da bize vereceklermiş. Halen oturduğumuz evden biraz daha geniş, bahçesi olan tek katlı çatılı bir ev ama diğer özellikleri neredeyse aynı. Bahçeden içinde tuvaletin de bulunduğu 2-3 metrekarelik sonradan eklenmiş bir girişe, oradan evin asıl giriş kapısını açtığımızda sol tarafında lavabo ve musluk sağ duvarında raflar bulunan mutfak niyetine bir yer, bu yerin solunda ve sağında birer tane oda. Odunluk, kömürlük olarak da dışarıda bahçenin bir köşesinde bulunan bir kulübe. Dayımın sorun yaratmayacak iki kiracısı olacaktı, biz de biraz daha geniş bir eve taşınmış olacaktık. Annemin bu teklifi neden kabul ettiğini hatırlamıyorum, sanırım maddi sıkıntıların devam ediyor olması en önemli nedendi.
İkinci sınıfın ilk aylarıydı, okulun panosunda asılan ilanlara bakıyordum, bir kaç tane burs ilanı vardı, bir tanesi Vehbi Koç Vakfının ilanıydı, idareye
doğru gittim, oradaki memura ilan tahtasında burs ilanı var onu soracaktım dedim, o da o işe müdür yardımcısı Nüfel Bey bakıyor onunla görüş dedi
beni ona yönlendirdi, gittim. Kendisine durumu anlattım. Evet birkaç kişi daha var ama seni de aday gösterebiliriz, bu burs başarılı ve ihtiyaç sahibi
öğrenciler için dedi, çıkarsa her sene notlarına bakılacak, ona göre devam edecek ya da kesilecek, karşılıksız bir burs. Tamam dedim, şu formları
doldur getir dedi, sağolun hocam deyip odadan çıktım. Formları evde doldurdum, ağırlıklı olarak ailenin geliri soruluyordu, bizde ne ev vardı ne de
gelir, ertesi gün formu kendisine teslim ettim. Nüfel Bahçeci sevilen sayılan bir öğretmen ve idareciydi, kendisi Artvinliydi, ayrım yapmadan herkese
yardımcı olduğu söylenirdi. Bir kaç hafta sonra beni çağırdı, ve müjdeyi verdi, burs çıkmıştı. Benim için büyük bir haberdi, her ay para alacaktım,
yapmam gereken tek şey derslerime çalışmak ve başarılı olmaktı, ben zaten çalışıyordum ve başarılıydım. Gürcükapı semtindeki İş Bankasından her ay
düzenli olarak bursumu almaya başladım. Bu burs o günün şartlarında benim için muazzam bir imkandı, iki yıl lisede beş yıl üniversitede almaya devam
ettim.



Yukarıdaki resimlerden adlarını hatırladığım Sücaattin, Ahmet, Lütfü ve Durak, lisede iki sene boyunca birlikte vakit geçirdiğim samimi olduğum arkadaşlarımdı,
burada resmi yok ama bir de Gülahmet vardı, bu arkadaşlarımla sonraki yıllarda da karşılaşma fırsatım oldu. Ahmet ve Durak liseden sonra üniversiteye
devam edip öğretmen olmuşlardı, Sücaattin yine liseyi bitirdikten sonra Ziraat Fakültesine girmişti, Gülahmet ise Meteoroloji Müdürlüğünde çalışıyordu.
Bütün arkadaşlarım çalışkan öğrencilerdi, etrafımda tembel, işe yaramaz biri yok gibiydi, bu benim de yoldan çıkmadan dersime işime bakmamı sağlıyordu,
aslında benim için büyük bir şanstı. Çünkü az sayıda da olsa etrafta kötü alışkanlıkları, çeldirici fikirleri olan, siyasi gruplara iyice bulaşmış
öğrenciler de vardı.
İkinci sınıfın son döneminde yine ilan panosuna bakarken TÜBİTAK proje yarışması ilanı gördüm, ilgimi çekmişti, Ankara'da, hazırlanan projelerin jüri
tarafından değerlendirildiği ve sonunda para ödülü olan bir yarışma. Ne yapabilirim diye düşünmeye başladım. O yıllarda TÜBİTAK tarafından yayımlanan
Bilim ve Teknik dergilerini hiç kaçırmazdım, okulda kütüphanede, nerede bulursam okurdum, çok ilginç makaleler, haberler olurdu, bu yarışma biraz da
bu okuduklarımın etkisiyle ilginç gelmişti. Okuduğum dergilerden çok hoşuma giden ama henüz ülkemizde olmadığını düşünüp hayıflandığım yenilikler aklıma
geliyor, bunlardan biri olan güneş enerjisi ile ilgili bir şey yapabilirim diye düşünüyorum. Neyse bir kaç gün ilanın asılı olduğu panonun etrafında
dolandıktan sonra cesaretimi toplayıp müdür yardımcısının odasına gittim, ürkek bir şekilde ben bu ilandaki yarışmaya katılmak istiyorum dedim, şöyle
bir bana baktı, muhtemelen okula gönderilen ve mecburen panoya asılan, böyle bir okulda öğrencilerin çok da ilgilenmediği bir çok ilan gibi bunun da
bir kaç gün sonra sökülüp atılacağını düşünmüştü, neyle katılacaksın dedi bana. Biraz da çekinerek, güneş enerjisinden faydalanmanın yolları dedim,
masanın diğer tarafına uzandı, bir kaç kağıt aldı ve bunları doldur dedi. Büyük bir rahatlama hissettiğimi hatırlıyorum, git ulan işine de diyebilirdi.
Formları doldurup kendisine verdim, bir süre sonra başvurumun kabul edildiğini öğrendim, masrafları TÜBİTAK karşıladığı için gitmemde de bir sorun
olmayacaktı ve ben rahmetli babamın dürbününden söktüğüm bir merceği telden yaptığım bir ayak üzerine oturtup güneşten gelen ışınların bu mercek
vasıtasıyla bir noktaya odaklanacağını ve bu noktada elde edilecek ısı ile de yararlı işler yapılacağını anlatan bir düzenek ve poster hazırlayarak
belirtilen tarihte Ankara'ya gittim. Ankara’ya ilk defa gidiyordum, bir yıl önce İzmire giderken içinden geçmiştik, elimdeki eşyalarla biraz zor oldu
ama bize tarif edilen şekilde Kavaklıdere'de bulunan TÜBİTAK binasına ulaştım, biraz beklettiler, başka gelenler de oldu, sayı çoğalınca bizi bir minibüse
aldılar ve Ankara Fen Lisesine götürdüler, orada kalacaktık, yarışmanın yapılacağı yere de onlar götürüp getirecekti. Sergi ve yarışma Sıhhiyede,
Zafer Çarşısında bulunan Güzel Sanatlar Galerisinde olacaktı. Açılıştan bir gün bizi oraya götürdüler, herkes bize ayrılan yerlere posterlerimizi
asıp getirdiğimiz düzenekleri hazırlamaya çalışıyordu. Salonda bir sürü insan vardı, anası babası, öğretmeniyle gelmiş bir sürü öğrenci. Muazzam bir
kalabalık, şamata, gelen giden, posterler asıldıkça acaba sessizce geri mi dönsem diye düşünmeye başladım, benim hazırladığım poster de düzenek de
diğerlerine göre çok basit kalmıştı, hiçbir albenisi yoktu, biraz ileride benim gibi garip garip etrafa bakan bir kız öğrenci daha gördüm, onun da
posteri benimki gibiydi, bundan cesaret alıp yanına gittim, Van Lisesinden geliyordu ve Van Gölünde dalgalardan enerji elde etmeyi amaçlayan bir proje
ile gelmişti, ilginçti, konuştuk biraz. Serginin devam ettiği günlerde doğudan gelen çok az sayıda öğrenci olduğunu fark etmiştik, Erzurum'dan sadece
ben vardım, hepimizin posterleri de malzemeleri de basit, toplama şeylerdi, ama büyük şehirlerden gelenlerin posterleri muazzam gösterişli, renkli,
cafcaflıydı. Sergi boyunca öğretmenleri yanlarındaydı, konuşmaları, açıklamaları müthişti. Biraz ezilmiş hissediyordum ama aynı zamanda böyle bir
ortama gelebildiğim için de gururluydum. Zafer Çarşısında çok sayıda kitapçı vardı, fırsat buldukça gidip vitrinlerinde kitaplara bakıyordum. Genellikle
sol ve din ağırlıklı kitaplar ve kitapçılar, vitrinlerinde kocaman posterler asılıydı, şapkasında bir kırmızı yıldız olan Che posteri hemen fark
ediliyordu. Sergi ve yarışma sona erdi, ben de Vanlı arkadaş da dereceye giremedik, katılım belgemi alıp Erzuruma döndüm, okuldaki öğretmenlerim
ilk defa bir öğrencilerinin böyle bir yarışmaya katılmasının verdiği gururla bana aferin falan dediler, sonra hayat normale döndü, her gün yaptığımız
işleri yapıp her gün yaşadığımız hayatı yaşamaya devam ettik.
O yıllarda öğrenciler arasında yavaş yavaş siyasi konuşmalar da başlamıştı, ben de içlerinde siyasi sayılabilecek kitapların da olduğu bulduğum ne kadar
kitap varsa okuyordum. Teknik Lise öğrencilerinin önemli bir bölümü Artvin'den gelen çocuklardı, çevredeki otellerde ya da evlerde, yurtlarda kalırlardı.
Çoğunun yaşı benden büyüktü. Hepsi iyi çocuklardı ama siyasi görüşleri biraz farklıydı, Erzurum'lu öğrencilerin çoğu sağ görüşlü, onların çoğu ise sol
görüşlüydü, küçük çaplı sataşmaların, tartışmaların yaşanması kaçınılmazdı. Benim de sağ görüşlü olduğum söylenebilirdi, babamın sağlığında daha küçük
bir çocukken başladığım oruç tutma işini hala sürdürüyordum, Cuma günleri ve bazı vakit namazlarını Kavak Camisinde kılıyordum, bazen hocayla sohbet
edip onu sıkıştırmaya çalışırdım, kitaplardan okuduğum ama kafama yatmayan şeyleri ona sorardım, bir gün vaaz verirken müziğin saz çalmanın günah olduğunu
söylemişti, önce mandolin sonra saz çalmaya çalışan biri olarak bu sözler hiç hoşuma gitmemişti, namaz bitince dışarıda hocaya neden böyle söylediniz
dedim, aklıma yatan bir cevap veremedi, o günden sonra o camiye bir daha gitmedim, saz çalmaya da devam ettim, bana göre saz çalmak günah olamazdı,
babam da yıllarca cümbüş çalmıştı, okullarda müzik derslerinde mandolin ve flüt çalıyorduk. Bu olaydan sonra daha fazla dini kitap okumaya başladım,
okudukça daha fazla soru soruyor, daha fazla şeyi merak ediyordum. Okuduklarımla bana öğretilen din arasında farklar, aynı konuda farklı yorumlar,
sorulmayan sorular olduğunu fark ediyordum.
1975 yılının yazında yaşımın biraz daha ağır işlere uygun olduğunu düşünerek inşaatlarda iş aramaya başladım, böyle işler aradığımı etrafa da söylemiştim, dayımın doktor olan oğlu Zakir abinin müteahhit arkadaşlarının üniversitede inşaat işleri varmış, onlara söylemiş, müteahhit Ahmet Şam, oğlu Celal Şam, onlar da tamam demişler, bana orada iş var git falancayla görüş dediler. Zakir abinin arkadaşıysa iyi bir iş olur, ofiste falan bir iş verirler herhalde dedim, gittim, Diş Hekimliği, yeni Rektörlük Mediko Sosyal tesisleri binalarının inşaatlarını yapıyorlar, şantiye ofisine girdim, beni Zakir Araz gönderdi dedim, orada oturan iyi giyimli biri yanındaki görevliye bunu kaydedin dedi, sonra dışarıdan birini çağırdı, buna bir iş verin dedi, görevli bir defter çıkardı, adımı soyadımı oraya yazdı, dışarıdan gelen adam da beni aldı daha yeni temeli atılmış ve blokaj taşları döşenen bir yere götürdü, taşları döşemeden önce toprak zemin bir tokmakla vurularak sıkıştırılıyordu, bana da bir tokmak verdiler, işin bu dediler. Tokmak dediğim şey beşe beş sapı olan alt tarafında da sapa çivilerle tutturulmuş bir tahta parçası bulunan bir şey. Torpille iyi bir iş buldum zannederken bana en ağır işlerden birini vermişlerdi. Akşama kadar güneşin altında bu işi yaptım, çok zordu, pestilim çıkmıştı, ertesi gün beni kalıp tahtalarından çivi sökme işine verdiler, diğerine göre daha kolay bir işti, bir kaç gün sonra kocaman paslı bir çiviye basıp ayağımı sakatlayınca işi bırakmak zoruna kaldım. Ayağım iyileştikten sonra Ilıca yolunda bulunan Gez köyü civarında bir inşaatta adam arandığını duydum, o zamanlar orası gerçek bir köydü, etrafı boştu, köyden biraz uzakta iki katlı evlerin olduğu bir kooperatif yapılıyordu, orada işe girdim, ılıcaya giden belediye otobüsüyle Gez köyüne kadar gidiyor yoldan inşaata kadar yürüyordum, harç karmak, tuğla çimento taşımak gibi işler yapıyordum, inşaat işçiliği zor bir işti, hele benim gibi alışmamış, bu işlerde yeni biri için gerçekten ağırdı, burada da 15-20 gün kadar çalıştım.
Bu arada benim bir büyüğüm Mukime Nenehatun Öğretmen Okulundan mezun olmuştu, ve talebi üzerine öğretmen olarak bizim köye tayini çıktı, sonbaharda göreve başladı, bir yıl kadar dedemlerin evinde kaldıktan sonra Ahmet amcamın evinde bir odaya yerleşmişti, kendi köyünde öğretmenlik yapmak kolay gibi gelse de öyle değildi. Ve isteyenler vardı, bunlardan bir tanesi, babası Kemal amca babamla Köy Enstitüsünden tanışık, ablası Memnune ablamın öğretmen okulundan arkadaşı olan, kendisi Ankarada Teknik Öğretmen Okulunda okuyan, Erzurum'da ailecek görüştüğümüz Mehmet Latif Çiçek idi.
Ben lise üçüncü sınıfa başladım, bir yandan okuldaki dersler, atölye işleri diğer yandan işlettiğimiz kantinle ilgili malzeme alım işleri, bunların taşınması, toptancıya ödemelerinin yapılması, evdeki işler derken zaman hızla geçiyordu. Göreve başladığı için Mukime de yoktu, annemin işi daha da zorlaşmıştı. Artık çocuk sayılmıyorduk, etrafın beklentileri ve üzerimizdeki sorumluluklarımız da ona göreydi, elimizden geleni yapmaya çalışıyorduk. Sadece küçüğümüz Mitat okulda bazı sorunlar yaşıyordu, derslerinde isteksizdi, notları iyi değildi, nasihat vermek dışında bizim yapacağımız bir şey de yok gibiydi, bana ve ablalarıma nasihat bile verilmemişti. Arkadaşlarının ve bazı öğretmenlerinin de olumsuz etkileri oluyordu. Okul ve eğitim, kitap okuma gibi yönlerden annemin tüm çabalarına rağmen, bize, kardeşlerine hiç benzememişti. İlginç bir şekilde benim çalışmaya başladığım yaşa gelmesine rağmen ve yaşı ilerledikçe benim yıllar içinde yaptığım işlerin hiçbirini yapmadı. Kendisi de istemedi, evden kimse de zorlamadı. Küçüğümüz olduğu için ayrı bir yeri vardı galiba.