Atatürk Üniversitesi / 15 Temmuz 1981 / Yüksek Mühendis Diploması
Okulun ikinci döneminde Panoya TÜBİTAK proje yarışmasının ilanı asılınca yeniden müracaat etmeye karar verdim, bir yıl öncenin verdiği tecrübe ile daha cesurdum, masraflar karşılandığı için parayı dert etmem de gerekmiyordu. Bu sefer ben de enerjiyle ilgili bir şeyler yapayım diyordum, kendi kendini şarj eden motor adlı projeyle başvurumu yaptım, kabul edildi, o zamanlar böyle bir şeyin mümkün olmadığını bilmiyordum, o zamanki bilgime göre olabilir gelmişti. Bir adet enerjiyi depolamak için akü, bir adet motor, bir adet elektrik üretmek için dinamo, ama bütün bunları bulmam ve bir araya getirmem mümkün değildi, okulda elektrik bölümüne gittim, düşüncemi anlattım, malzeme temin edebilir miyiz dedim, yok dediler, ben de şematik olarak bir şeyler çizdim, açıklamalar yazdım ve yarışmaya gittim. Bu sene yarışmaya Erzurum'dan bir öğrenci daha gelmişti Erzurum Lisesinden biriydi. Daha ilk gün sergiyi ziyarete gelenlerden mühendislik okuduğunu söyleyen biri bana hazırladığım projenin mümkün olamayacağını detaylı bir şekilde anlattı, başta sürtünme olmak üzere meydana gelen kayıplar nedeniyle kurulan bu sistemde harcanan enerji miktarı kadar enerjinin üretilmesi mümkün değildi, açıklama oldukça mantıklıydı, beni kırmadan bu tür sonsuz enerji makinalarının daha önce de dünyada denendiğini henüz başarı elde eden olmadığını anlatmıştı, keşke bunu okulumdaki elektrik bölümündeki hocalar da bana anlatsaydı diye düşünmüştüm. O dakikadan sonra sergi için hazırladığım kartonların bazılarını panodan söktüm ve bana ayrılan bölümde fazla durmamaya gayret ederek diğer projeleri, çarşıdaki kitapçıları, çarşının dışında dükkanları dolaşmaya başladım. Biri gelir projeyle ilgili soru falan sorar diye uzak duruyordum. Bir ara bizim Erzurum'dan gelen diğer öğrencinin yüzü gözü dağılmış, morali bozuk bir şekilde bir köşede oturduğunu gördüm, hayrola ne oldu dedim, meğer kitapçıların önünde dolaşırken vitrindeki sol kitapları ve posterleri görmüş, kendisi Erzurum'da zannedip ileri geri konuşmuş, küfür etmiş, oradakiler de bunu bir köşeye çekip güzelce dövmüşler, kimseye de söyleyememiş, bir köşeye büzülmüş oturuyor. Neyse Erzuruma döndüm, okula işlere devam ediyorum, bir süre sonra bizim okuldan ülkücü gruptan olduğunu bildiğim biri yanıma geldi, bizim arkadaş Ankara'da saldırıya uğramış ama sana bir şey yapmamışlar, hayırdır demez mi, git işine kardeşim, olay öyle değil böyle oldu dedim, başımdan savdım ama bana da bir işaret konulmuştu artık, Erzurum Lisesindeki o yalancı oğlanın bu ispiyonunu da hiç unutamadım.
Sene sonuna doğru Nenehatun Öğretmen Okulunun müdürü annemi çağırmış ve senin büyük oğlan artık okula girmesin demiş, arka planda ne oldu tam bilmiyorum,
bu haber pek iyi bir haber değildi, ben okula giremeyince malzemeyi kim götürecekti, içerideki bazı işleri kim yapacaktı, Menşure ablam bulduğu her
fırsatta kantinin camlarının, raflarının temizliği gibi işlerde anneme yardım ediyordu, önceki yıl Mukime varken o da ders aralarında aşağı inip yardım
edebiliyordu, Mitatın ise bir hayır yoktu, bir iki kere yapmış sonra aksatmıştı, bir süre kapıya kadar götürdüğüm malzemeyi ders saatine denk getirip
içeriye yan kapıdan sokmuştum, oradan annem içeri taşıdı, böyle idare etmeye çalıştık, bir süre sonra girişteki görevli buna da izin vermedi.
Aynı günlerde lise son sınıfların üniversite sınavıyla ilgili hazırlıkları konuşulmaya başladı, ben de üçüncü sınıftayım ama benim okul dört sene,
daha bir senem daha var, idareye gittim ve ben de sınava girebilir miyim dedim, Nüfel Bey bana evet girebilirsin dedi, eğer atölye fark sınavına
girip geçersen Endüstri Meslek Lisesi diploması alabilir ve kazanırsan da üniversiteye kayıt yaptırabilirsin dedi. Hemen gidip atölye şefimizle
konuştum, tamam dedi yıl sonunda fark sınavı yapabiliriz, harika bir haber, hemen eve anlattım, onlarında ilgisini çekti, kantin işletiyorduk,
burs alıyordum, maddi olarak önceki yıllara göre biraz daha rahatlamıştık olabilir dediler, bende diğerleri gibi zamanı gelince başvurumu yaptım.
Yılın sonunda atölye fark sınavına girdim, bana tornada ve frezede bir parça işlettiler, sınavı geçtim. İlginç bir şekilde ben bunları yaparken
başka hiç bir öğrenci Teknik Liseyi bırakıp Endüstri Meslek diploması almaya çalışmıyor, atölye fark sınavına ve üniversite sınavına başvurmuyordu,
benim sınıfımdaki arkadaşlar önümüzdeki yıl düşünürüz diyorlardı. Üniversite sınavına herhangi bir ilave hazırlık yapamadan girdim, dışarıda özel
ders alan, Erzurum'da çok yoktu ama il dışında dershanelere gidenleri duyuyordum. Sınav kendi okulumda yapıldı, sınıflarda oturduğumuz tahta sıraları
dışarı çıkarıp aralıklarla koridorlara dizmişlerdi, üzeri delik deşik bir sıraya denk gelmiştim, kalemin ucu onlara denk geliyor sıkıntı yaratıyordu,
bir şekilde hallettim. Tercih olarak da öncelikle Erzurum Atatürk Üniversitesinde bulunan okulları, Tıp, Diş Hekimliği, Ziraat, İşletme, son sıralara
ise il dışında birkaç tane Makine Mühendisliği yazmıştım.
Okullar tatil oldu, seneye kantini ne yapacağız, nasıl olacak diye durduk yere sıkıntıya düşmüştük.
Yazın değişik işlerde çalışmaya devam ettim, sonbahara doğru bir önceki evimizin bulunduğu yerdeki bazı eski binaları yıkıp yerine çok katlı bir bina
yapmaya başlamışlardı, oraya gittim, adam lazım mı dedim, amele lazım dediler, olur dedim, çalışmaya başladım. Az da olsa biraz inşaat işleri tecrübem
vardı, buradaki iş de öyle tempolu bir iş değildi. Üstelik eve çok yakındı, bir ihtiyaç olduğunda hemen gidebiliyordum. İnşaata tuğla, çimento gibi
malzemeler geldiğinde caddeden içeriye el arabalarıyla taşıyorduk, sonra bunlar aşağıda tahta bir tablaya yerleştiriliyor üst katlardan birine sabitlenen
bir makara ve ip yardımıyla üst katlara çekiliyordu. Aşağıda elle karılan harcın yukarı taşınması ise bazı zamanlar bu makara sistemiyle bazen de
bizim omzumuzda taşıdığımız bir tenekeyle yapılırdı. Boş yağ tenekelerinin üst kapağı kesilip iç kenarına bir beşe beş çakılırdı, içine harcı
doldurduktan sonra bir elimizle kenardaki tahtadan diğer elimizle tenekenin altından tutar, dolu tenekeyi omzuma alır, merdivenlerden yukarı katlara
çıkarırdık.
Bu günlerden birinde Menşure ablam koşarak ve elinde bir zarfla bahçe kapısından girdi ve inşaatın bulunduğu yere doğru geldi, müjde
kazanmışsın diyordu. Zarfı aldım, içindeki kağıdı çıkarıp baktım, Ziraat Fakültesini kazandığım yazıyordu. Bir anda bambaşka bir aleme gitmiş gibi
olmuştum, inşaattakilere ben işi bırakıyorum dedim, ve eve gittim, hepimiz çok sevinmiştik, ancak birkaç dakika geçince
sevinçli halimden şimdi ne yapacağız durumuna geçmiştim. İçten içe bir yandan bayram ediyor bir yandan ne yapacağımı düşünüyordum, üniversite kazanmıştım,
ama henüz lise diplomam yoktu, hemen okula gidip bunu halletmeliydim. Daha sonraki günlerde bu işlere koşturmuştum, kazandığımı duyan okuldaki idareciler
de çok şaşırmışlardı, bu ilk defa olmuştu, üniversite hem de Ziraat gibi yüksek puanlı bir yer kazanmak meslek lisesinden mezun biri için kolay iş
değildi. O zamanlar Ziraat Mühendisliği talep gören bir meslekti, özel sektör dışında kamuda hem de iyi maaşla hemen iş bulabiliyorlardı. Giriş puanı
benim fakülteyi kazandıktan sonra uzun yıllar boyunca ilk sırada altı yıllık Tıp, ikinci sırada beş yıllık Diş Hekimliği üçüncü sırada Ziraat şeklinde
olmuştu, o yıllarda Ziraat Fakültesi de beş yıldı ve Yüksek Mühendis unvanıyla mezun olunuyordu.
Kayıtlar başlayınca gerekli evrakları toparlayıp üniversiteye gittim, daha önce inşaatlarında çalışmaya gittiğim üniversitenin öğrencisi olacaktım,
oldukça heyecanlıydım, güneşli bir gündü, yürüyerek gitmiştim. İşlemler ana girişe çok da uzak olmayan Rektörlük binasında yapılıyordu, yaklaştıkça
kalabalıklaşan yolda, kızlı erkekli bir sürü giden gelen, tek başına olan, ailesiyle gelen vardı. Sanki başka bir dünyaydı. Giriş katında her fakülte
için ayrı bir masa, masada görevliler, sıraya giren öğrencilere bilgi veriyor, form doldurtuyor, sıradaki öğrenciler çekingen bir halde birbirlerine
selam verip konuşmaya çalışıyordu. Oradaki görevli bana hangi bölümü istiyorsun dedi, meğer fakültede bölümler varmış, bunlar için orada üç tercih
yapılması gerekiyormuş, üniversiteye girişte aldığımız puan ve bölümlere yapılan tercih sayısına göre sıralama yapıldıktan sonra hangi bölüme kayıt
olacağımız kesinleşecekmiş. Ben verilen formda bölümlerin adlarına baktığımda Kültürteknik ve Makine Bölümünü görür görmez tamam bu dedim, içinde
teknik ve makine vardı, meslek lisesi mezunu olarak bana daha yakın gelmişti, onu ilk tercihime yazdım, iki tane de diğer bölümlerden yazıp görevliye
verdim. Aslında bölümlerin ne olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu.
Daha sonra lisede aldığım karşılıksız bursun üniversitede de devam edebilmesi için Genel Sekreterlikte birine gittim, durumu anlattım, bana vakfa bir
dilekçe ile başvur, durumu anlat onlar bize yazar, biz de gereğini yaparız dediler. Hemen dilekçemi gönderdim, bir süre sonra cevap ta geldi, bursum
devam edecekti, tabi ki derslerimde başarılı olursam.
Birkaç gün içinde tercih ettiğim ilk bölüme kayıt hakkı kazandığım belli oldu, bu arada fakülteye binalarına gidip neye benzediklerini nerede ne olduğunu
anlamaya çalışıyordum. Ziraat Fakültesi üniversitenin en eski fakültelerinden biriydi, geniş bir alana yayılmış bina ve laboratuvarları vardı, Kültürteknik
ve Makine Bölümünün binası en yenilerden biriydi, sulama, inşaat ve makine konularını kapsayan bir müfredatı vardı, ayrıca diğer bölümlerden zorunlu
ve seçmeli dersler alınıyor böylece toplam ders saati kredisi tamamlanıyordu. Son sınıfta ayrıca bir de bitirme tezi hazırlanması gerekiyordu. Fakat
bu binalara gelebilmek için önce FKB denilen birinci sınıfı tamamlayıp dersleri geçmemiz gerekiyordu, birinci sınıfı o zamanki Fen Fakültesinin arkasında
bulunan ve oldukça geniş iki adet amfisi ve diğer derslikleri olan Temel Bilimler binasında okuyacaktık, ağırlıklı olarak Fizik, Kimya, Botanik, Zooloji
ve Matematik dersleri alacaktık. Aynı dersleri Tıp Fakültesi birinci sınıflar da alıyordu. Binanın girişine Fen ve Edebiyat Fakültelerinin arasındaki
boşluktan yürüyerek aşağıda bulunan büyük bir kantinin kapısının önünden geçip ulaşılırdı. Ziraat birinci sınıf öğrencileri ikiye ayrılmıştı, binanın
alt katında bulunan iki büyük sınıf bu gruplara tahsis edilmişti, ders aralarında sınıfların önü oldukça kalabalık olurdu, sigara içen, konuşan, bağıran
çağıran bir sürü öğrenci, her amfide iki yüzün üzerinde öğrenci vardı, bunların bir anda sınıflarından çıkması tam bir curcuna oluyordu. Hemen yan
tarafta bir kantin olması da hem iyi hem de kötüydü, bize her fırsatta oraya kaçma fırsatı veriyordu.



İlk günlerde tanışmalar, özellikle Erzurum dışından gelenlerle tereddütlü yakınlaşmalar, öncelikle kendi bölümümüzden olmak üzere kurulan arkadaşlıklar
ve hafiften siyasi gruplaşmalar başlamıştı. Ben de doğal olarak her iki amfiden Erzurumlu öğrencilerle tanışmıştım. Bunlardan bizim bölümde Gönen,
Haluk, Ahmet, diğer amfiden Yılmaz, Bünyamin ilk tanıştığım kişilerdi. Bunlarla bir çeşit ortak nokta yakaladığımız için hemen samimi olmuştuk.
Zaman geçtikçe tanıştığım ve arkadaş olduğum kişi sayısı da artacaktı. Gönen annemin dayısının torunuydu, akrabamdı, farklı liselerde okumuştuk,
çocukken de ara sıra görüştüğüm biriydi, Yılmaz Tortumun Bağbaşı (Haho – Xaxo) köyündendi, benden yaşça biraz büyüktü ve evleri Alipaşa Mahallesinde
bizim de bir süre oturduğumuz eve oldukça yakın olmasına rağmen muhtemelen aramızdaki yaş farkı nedeniyle mahalleden tanışmıyorduk. Haluk İstanbuldan
gelmişti ama ailesi Tebrizkapı’da bulunan ve akrabaları tarafından işletilen oyuncakçı Füsun Mağazasının sahipleri idi. Ahmet evleri Gavurboğan Mahallesinde
olan bir arkadaştı, o da babasını erken yaşta kaybetmiş biriydi. İrfan ve Cemal ise Tokatlıydı ve aynı bölümdeydik. İlk zamanlar yurtlarda kalanlar,
şehirde evlerde ve özel yurtlarda kalanlar genellikle kendi aralarında samimiyet kuruyor diğerleriyle samimiyetin ilerlemesi daha sonraya kalıyordu.
Doğal olarak derslerden sonra duraklarda otobüs ya da dolmuş beklerken yanınızda sizinle birlikte dikilen biriyle daha erken tanışıyordunuz.
Bu arada siyasi gruplaşmalar da kendini göstermeye başlamıştı, lise yıllarında belirli grupların içinde olan ve Erzurum'a geldiklerinde o gruba ait
yerlerde buluşup tanışanlar sınıflarda ve ders aralarında da bir arada oluyorlardı. Ülkücüler çoğunluktaydı, sağ görüşlü diğer öğrenciler de organize
ama sessizdiler, il dışından gelen ama sağ görüşlü olmayan öğrenciler sessiz kalmayı tercih ediyorlardı, açıkça kendini belli eden sol görüşlü öğrenciler
ise şehirde otellerde ya da evlerde kalıyorlar, okula gruplar halinde gidip geliyorlardı. Zaman ilerledikçe Yılmaz ve ben, bu gruplardan ayrışmaya
başlamıştık, ikimiz de sağa daha yakındık ama bir yere ait olmak yerine ortada durup biraz etrafı izlemeyi tercih ediyorduk. Zaman geçtikçe farklı
görüşlerde olan öğrenciler yavaş yavaş birbirlerinde uzaklaşmaya, mümkünse karşılaşmamaya çalışıyorlardı, Yılmaz ve ben ise herkesle konuşmaya devam
ettik, sol görüşlü öğrencilerle kaldıkları otel ve evlerde görüştük, sohbet ettik, ne düşünüyorlar, neden ayrı görüşteler, anlamaya çalışıyorduk.
Bu arada hem sağ hem de sol görüşe ait kitaplardan bulduğumuz her şeyi okuyup aramızda bunları tartışmaya ve anlamaya çalışıyorduk. Yılmaz İmam Hatip
mezunuydu, kendi çevresi sağcıydı, amcasının oğlu Hüseyin İşletme Fakültesinde okuyordu ve ülkücüydü, fakat kendisi ben şuyum demekten kaçınıyordu,
ben okuduğum kitaplar nedeniyle yavaş yavaş dini sorgulamaya başlamıştım, konuşmalarımız bir fikri dayatma yerine onu anlamaya çalışma şeklinde
oluyordu, ikimizin de arayışı sürüyordu galiba. Okuldaki diğer arkadaşlarımızın çoğunun böyle bir dertleri yoktu, ait oldukları grubun müfredatını
takip etmeyi, farklı konulara, tartışmalara girmemeyi tercih ediyorlardı. Bizim de aslında ilk birkaç ay Erzurumlu olmanın avantajını yaşadığımız
ortaya çıktı, üniversitede hakim siyasi grup ülkücülerdi, her fakültede, her sınıfta, her amfide görevli kişilerin olduğu, kendi içlerinde haberleşme,
raporlama, talimatları yerine getirme konularında çok etkili bir örgütlenmeleri vardı. Meğer bunlar fakültelere yeni kayıt yaptıran her öğrenciyi
geldiği ilden, ilçeden, okuduğu liseden araştırıp kendilerinden olmayanları fişlemeye başlamışlar, bunun etkilerini de birinci dönemin sonuna doğru
görmeye başlamıştık. Kendini belli etmemeye çalışan birçok arkadaşımızın uyarıldığını, taciz edildiğini, hatta saldırıya maruz kaldığını duyuyorduk.